Peygamberlerin Ortak Cagrisi

Mevdudi

06 Nisan 2009 Pazar

 

 

 

Kur'an-ı Kerim'de görüyoruz ki peygamberler belirli aralıklarla dün­yaya geliyor ve ümmetlerini hep aynı şeylere davet ediyorlar.

"Ey milletim, Allah'a itaat ediniz. O'ndan başka ilâhınız yoktur."

İster Babil toprakları olsun, ister Sodom, Medyen, Hicr veya Nil va­disi. İster Hazreti Îsa (a.s.) dan 40 yüzyıl önce, ister 20 yüzyıl, 10 yüzyıl önce olsun. İster bağımsız ve özgür bir millet olsun, ister köle ve perişan bir ümmet olsun. İster gelişmenin en alt seviyesinde olsun, ister medeni ve siyasi kalkınma ve refahın en üstü düzeyinde bulunsun, her yerde, her devirde ve her ulusta Allah'ın elçileri hep aynı tavsiye ve telkinlerde bu­lunmuşlardır. Öğütledikleri hep aynıdır. "Allah'a dönün, O'na bağlanın, O'ndan başka bir ilâh yoktur." Hazreti İbrahim (a.s.) ümmetine açık açık şöyle demişti: "Her şeyin özü olan Hak Teâlâ'yı kabul etmedikçe sizin ara­nızda müşterek herhangi bir bağ, gerçek herhangi bir işbirliği olmayacak­tır." Hazreti Musa (a.s.) Firavun'a gitmeden önce kendisinin Allah'ın Rasûlü olduğunu ilân etti ve herkesi kurtuluşa ve doğruya çağırdı. Fira­vun'a da dedi ki, "sen Rab olamazsın, çünkü Rab olan her şeyi yaratan ve herkese yaşama imkânı veren Allah'dır." Hazreti Îsa (a.s.), Romalıların kölesi haline gelen Beni İsrail'i ve diğer kavimleri, Roma imparatorluğu ve sömürgeciliğine karşı isyan bayrağını çekmeğe değil, tek Allah'a inan­maya ve doğru yolu takip etmeye davet etti. Görüldüğü gibi, Kur'an-ı Ha­kim'de anlatılan bu olaylar başka bir dünyaya değil, bugün içinde yaşadı­ğımız dünyaya aittir. Ayrıca Kur'an'da sözü geçen İnsanlar da bizim gibi insandılar. Şimdi, Nebilerin geldiği ülke ve milletlerin çözüm bekleyen diğer herhangi bir siyasi, ekonomik, toplumsal sorununun bulunmadığı id­dia edilemez. Bu gibi sorunlar vardı ve her zaman süregelmiştir. Ancak İslâm hareketinin her önderi -yani peygamberler- değişik yörelerdeki in­sanları Tevhid'e davet etmeyi her şeyden üstün tutmuştur. Her türlü ulu­sal, bölgesel, siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunları bir yana bırakarak Hakk'a davete öncelik tanımışlardır.

Hazreti Îsa (a.s.) Beni İsrail'i Hakk'a çağırırken, dünyaya gelişinin se­bebini anlattı:

"(Ben), benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak size haram kı­lınan bazı şeyleri helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabb'inizden bir ayetle geldim; o halde Allah'tan korkun, bana itâat edin! 'Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; O'na kulluk edin, doğru yol budur". (Al-i İmran; 50-51)

Demek oluyor ki, bütün Nebi’ler gibi Hazreti Îsa (a.s.)'nın daveti de şu üç önemli noktaya dayanıyordu:

Birincisi, bütün insanların itaat etmesi gereken bir üstün otorite var­dır. Bu otorite Allah'a aittir. Hayatın ve uygarlığın esası bu temel üzerine kurulmalıdır.

İkincisi, bu üstün otoritenin temsilcisi olan, peygambere itaat şarttır.

Üçüncüsü, insanın hayatını düzenleyen ve yönlendiren kanun ve ni­zam ancak Allah'ın koyduğu kurallardan müteşekkildir. İnsan'ın hem var­lık sebebi, hem de yok olma sebebi, O'nun bahşettiği kanun ve düzendir. Bunun dışındaki bütün kanun ve kurallar geçersiz sayılmalıdır [2].

Demek ki, Hz. Îsa, Musa, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve diğer peygamberlerin davet ve görevlerinde hiçbir fark yoktur. Çeşitli peygam­berlerin, çeşitli görevlerle dünyaya geldiğini iddia eden ve davetlerinin maksadı ve şekli arasında ayırım yapanlar büyük bir hataya düşmüşlerdir. Allah tarafından kavmine gelen elçi'nin görevi, kavmini itaatsizlik ve is-yan'dan alıkoymaktan başka bir şey değildir. Bütün peygamberler insanla­rı tek Allah'a itaat etmeye ve O'na bağlı kalmaya çağırmışlardır.

Kur'an-ı Kerim'de Nebilerin dünyaya gelişinin maksadı bir başka tür­lü de anlatılmıştır:

"Bütün bu Rasûl'ler, müjde vermek ve korkutmak için dünyaya gön­derilmiştir ki bundan sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalma­sın". (Nisa; 165)

Yani, bütün peygamberler aynı amaç için gönderilmişti. Allahu Teâlâ insanlara son hüccetini göstermek istiyordu. Böylece, son mahkemede yo­lundan sapmış olan bir suçlu, karşısına çıkıp, "Ya Rab, ne yapalım, hiç haberimiz yoktu, Sen bize gerçeği anlatmak için de herhangi bir tedbir de almamıştın" diye özür beyan edemeyecekti. İşte bu sebepten dolayıdır ki Allah (cc.) dünyanın çeşitli kesimlerine peygamberlerini gönderdi ve ki­taplarını indirdi. Bu peygamberler bazen çok sayıda insanlara Allah'ın ta­limatını ilettiler, ayrıca aralarında insanlara yol gösterecek kitaplar bırak­tılar. Bu kitaplar her zaman varolmuştur. Şimdi biri doğru yolu bırakıp yanlış yola sapıyorsa, bunun sorumluluğu elbette ki Allah ve Rasullerine ait değildir. Sorumluluk, Allah'ın davetinin kendisine ulaştığı, ama onu değerlendiremeyen o kişiye ya da doğru yoldan haberdar olmalarına rağ­men, yanlış yolu takip edenleri uyarmayanlara aittir.

Nebi’ler ve Rasûl'ler, Hakk'a davet etmelerinin yanı sıra, itaate lâyık kişilerdir de. Kur'an-ı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor:

"Biz Rasûl'leri de gönderdik ki Allah'ın izniyle onlara itaat edilsin". (Nisa; 64)

Demek oluyor ki, Rasuller sadece Allah'a iman edilmesini bildirmek için gönderilmedi. Peygamberler yanlarında uyulması ve yaşanması gere­ken bir nizamı da getirmişlerdi. Bu şartlarda, onlara inanıp başkalarına tâbi olmak düpedüz tutarsızlıktır. Peygamber'e geldiklerine inanıldıktan sonra başka kanunlar bir yana bırakılmalıdır. Peygamberin getirdiğine uyularak yaşanmalıdır. Eğer yaşanmıyorsa, inanmanın anlamı kalmaz.

Din'i galip ve üstün getirme görevi de peygamberlere aittir. Meselâ, şu ayet-i kerimeye bakın:

"Kendi peygamberini hidayetle ve Hak diniyle, dinlerin her türlüsüne galip gelmek için (dünyaya) gönderen elbetteki Allah'tır." (Tevbe; 33)

Metinde "ed-din" kelimesi kullanılmıştır. Bunu "dinlerin her türlüsü"ne çevirdik. Din kelimesi Arapçada delil, burhan ve belgelerle kabul edilen ve emrine uyulan bir kişinin kurduğu hayat tarzı ve hayat nizamı anlamına gelir. Burada görüldüğü gibi, peygamberlerin dünyaya gelişinin maksadı, yanında getirdiği hidayet ve Hak dinini, din nevinden her şeye galip getirmekti. Başka bir deyimle, peygamber'in getirdiği din ve hayal tarzının, başka bir dine veya hayat tarzına bağlı kalması düşünülemez. Peygamber, yeryüzünün ve göklerin Hakiminin temsilcisi olarak dünyaya gelir ve amacı da getirdiği din ve sistemi başka sistemlere galip kılmaktır. Şayet peygamberin gelişinden önce dünyada örneğin zımmiler (gayri müslim)inki gibi, başka bir düzen varsa, cizye ödeyerek ve peygamberle­rin getirdiği nizama tabi olarak kendi düzenlerini sürdürebilirler.

İnsanın Allah'a kul olmayıp, kendi nefsine uyması ve Allah'ın emirle­rini bir kenara iterek ahlâk, cemiyet ve medeniyetleri için başka başka te­mel ve ilkeler aramaları bütün kötülüklerin kaynağı olup başlı başına bir fesattır. Bu temel fesat, dünyada türlü türlü kötülüklere yol açar. İşte bu fesâdı durdurmak ve yok etmek için dünyaya Kur'an-ı Kerim indirilmiştir. Bu fesat da sırf insanın cehaleti ve nankörlüğünden doğar. Dünya iyilik ve güzellik üzerine kurulmuşken insanların bilgisizliği ve ayaklanması onun uyumunu bozmuştur. Bu bakımdan insan hayatının cehalet, vahşet, şirk, isyan ve ahlakî bozuklukla değil, iyilik ve dürüstlükle başladığını söyle­mek daha doğru olur. Kötülük sonradan gelmiştir. Bu kötülüğe son ver­mek ve hayata yepyeni bir düzen getirmek gayesiyle, Allah dünyaya, za­man zaman peygamberlerini göndermiştir. Peygamberler de gelip aynı telkinde bulunmuşlardır. "İyiliğe, doğruluğa dönün, fesat'tan sakının." Nübüvvet iddiası, hayat düzeninin tümünü değiştirme iddiasından ibaret­tir. Bu düzen değişikliğinin içine tabi ki siyasi nizam da girer. Bir kişinin kendisini Alemlerin Rabbi'nin temsilcisi olarak insanlara tanıtması, onla­rın kendisine kayıtsız şartsız ve tam olarak itaat etmelerini istemesi de­mektir. Çünkü Allah'ın temsilcisi ve naibi başkalarına tabi olamaz. Bir kâ­firin hükümranlık hakkını tanımak risalet geleneğine tamamen aykırıdır.

1.5.1. Rasûllerin Dünyaya Geliş Sebepleri

"Kendi elleriyle yaptıkları (günahlar) yüzünden başlarına bir felâket geldiği zaman: 'Ey Rabbimiz, bize bir elçi göndersen de ona uyup mü'minlerden olsaydık' diyecek olmasalardı (seni göndermezdik. Bu bahanelerine fırsat vermemek için seni gönderdik)". (Kasas; 47)

Kur'an-ı Hakim çeşitli yerlerde bu hususu peygamberlerin dünyaya gönderilmesinin sebebi ve maksadı olarak gösteriyor. Ama bundan, her zaman, her yere bir peygamberin gelmesinin şart olduğu sonucu çıkarıl­mamalıdır. Aslında, dünyada bir Resul'ün mesajı olduğu gibi durduğu ve bunun başkalarına ulaşma imkânı varolduğu sürece yeni bir Resûl'e gerek yoktur. Ama bu mesaja bir şey eklenmek veya yeni bir mesaj verilmek gerekiyorsa, yeni bir peygamber gelebilir. Ancak, peygamberlerin getirdi­ği talimat ortadan kalkar, İnsanlar doğru yoldan saparsa, insanların bazı özürlerde bulunabilmek imkânı vardır. Örneğin, söz konusu kişiler diyebi­lir ki "bize Hak ile Batıl arasında ayırım yapma öğretilmediği ve doğru yolu görebilmemiz için hiçbir şey yapılmadığı için doğru yolu bulama­dık." Allah işte bu tür özürlere mehil bırakmamak için Nebi ve Resulleri, gerektiği ve uygun bulduğu zamanlarda dünyaya göndermiştir. Ta ki doğ­ru yoldan sapmış olanlar sorumluluğu başkalarına atmasınlar.

"Biz peygamberleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıp korkutucular olarak göndermekleyiz, inkâr edenler ise hakkı bâtılla gidermek için mücâdele ediyorlar. (Onlar) âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alı­yorlar." (Kehf; 56)

Allahu Teâlâ'nın peygamberleri, karar anı gelmeden önce insanlara itaat ve sadakatin nimetlerini ve itaatsizliğin kötü sonuçlarını anlatmayı ihmal etmezler.

"Allah katında din, İslâmdır. Kitab verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki ihtirastan ötürü, ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk görendir". (Al-i İmran; 19)

Demek ki, Allah tarafından, dünyanın her köşesine ve her devirde gönderilen peygamberlerin dini İslâm'dı. Ve hangi dilde olursa olsun, dünyaya nâzil olan Allah'ın kitabı insanlara İslâmiyeti öğretti. Gerçek dinin değiştirilip, başka din ve nizamlar haline sokulan inanç ve kuralların ortaya çıkmasının sebebi de, insanların kendi menfaatlerini ön plâna çıka­rıp başkalarının haklarına tecavüz etme hevesleriydi.

Kur'an-ı Kerim'in bize öğrettiğine göre, peygamberler kendilerine va­hiy gelmeden önce diğer İnsanlar gibi alelade bilgilere sahiptiler. Vahy'in gelişinden önce, başka insanların sahip bulunduğunun dışında herhangi bir bilgi kaynakları yoktu. Onun için, "hiç bilmezdiniz, kitap nedir ve iman nedir" (Şûra; 52). "Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip ilet­medi mi" (Duha; 7), buyurulmuştur.

Bunun yanı sıra, Kur'an-ı Kerim'in bize anlattığı gibi, peygamberler bi'setten önce diğer bütün İnsanlar gibi ilim ve marifetin çeşitli kademele­rinden geçip "iman bil-gaib" (gaybe iman) noktasına ulaşmış olurlar. Vah­yin yararı sadece şu olur. Önceden kalben inanmış oldukları bazı hakikat­ler vahiyle tasdik ve teyid edilmiş olur. Peygamberler bazen vahiy yoluyla hakikatleri kendi gözleriyle görmüş olurlar. Tâ ki gördüklerini insanlara bambaşka bir inanç ve bambaşka bir heyecanla anlatabilsinler. Bu husus Hûd sûresinde defalarca beyan edilmiştir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında şöyle buyurulmuştur:

"O halde, Rabbi tarafından parlak bir delil üzerinde olan (yani mantıkî ve tabii bir hidayette olan) ve daha sonra Allah tarafından bir Sahil (yani Kur'an) gelmesinden sonra ve daha önce Hz. Musa’nın kitabı da rehber ve rahmet olarak dururken (o şahıs bunun doğruluğuna şüphe edebilir mi?" (Hûd; 17)

Bundan sonra aynı mevzu Hazreti Nuh (a.s.) tarafından dile getiril­miştir.

"Ey ümmetimin insanları, biraz düşünsenize, eğer ben Rabb'im tara­fından aydın ve parlak bir delil üzerinde idim ve daha sonra bana rahmet (vahiy ve peygamberlik) bahşettiyse ve siz halâ bunun farkında değilse­niz, ben bunu (delil) size zorla mı kabul ettireyim?" (Hûd; 28)

Aynı meseleyi aynı sûrede Hazreti Salih ve Hz. Şuayb tekrarlıyor. Bundan anlaşılacağı gibi, vahiy ile Hakikat hakkında doğrudan bilgi sahi­bi olmadan önce, peygamberler müşahede ve tefekkür gibi doğal yetenek­lerini kullanarak, Tevhid'in gerçeklerine ulaşmış olurlardı. Bu bilgileri vehbî değil kesbî olurdu: Daha sonra Allah onlara vahiy indirirdi, böylece vehbî ilme de erişmiş olurlardı, peygamberlerin bu murakabe, müşahede, tefekkür ve sağduyularını kullanmaları, filozof ve düşünürlerin yürüttük­leri tahmin ve spekülasyonlardan tamamıyla ayrı şeylerdi. Bunlar aslında, Kur'an-ı Kerim'in her insanı ölçmek için kullandığı ölçülerdi. Nitekim mukaddes kitabımız bize sık sık gözlerimizi açıp, Allah'ın kudretini gör­meyi ve doğru sonuçlar çıkarmayı öğütler.

1.5.2. Peygamberlere Verilen Gayb İlmi

Peygamberlere, sadece kullara ulaştırılması gereken kadar gayb ilmi verildiğini zannetmek doğru değildir. Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerin verdiği bilgiler bunun tam tersinedir. Kur'ân-ı Kerim'de Yakub (a.s.)'un kendi oğullarına şöyle bir nasihatte bulunduğu kaydediliyor:

"Ben Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz (nice) şeyleri de biliyo­rum." (Yusuf; 86)

Ayrıca, Kur'ân-ı Kerim'de, çeşitli milletlere Allah'ın azabı (felâketi) gelmeden önce, o milletlerin peygamberlerine peşinen haberler yollandı­ğı, ancak bu peygamberlerin kendi ümmetlerine gelecek felâketin kesin zamanı ve durumu hakkında etraflıca bilgi vermedikleri defalarca anlatıl­mıştır. Hazreti Nuh (a.s.)'a o kadar önceden felâketin haberi verilmişti ki tufan'a kadar olan zamanda koskoca bir tekne yapabildi. Ancak Nuh (a.s.) ümmetine "büyük bir sel felâketi geliyor" diye açıkça bilgi vermedi. Ayrı­ca, Hazreti Muhammed (s.a.v.)e de ümmetinin hiçbir zaman haberdar ola­madığı pek çok şeyler hakkında bilgi verildiği hadislerden anlaşılıyor. Ni­tekim bir defasında hutbede Rasûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdular: "Ey Muhammed ümmeti, vallahi, benim bildiklerimi siz bilseydiniz, az gülecek ve çok ağlayacaktınız" (Buhari). Başka bir yerde de şöyle dediler: "Ben sizi önünüzden gördüğüm gibi arkanızdan da görürüm" (Buhari). Kısaca­sı, pek çok âyet ve hadislerden anlaşılan odur ki; peygamberlere gayb hak­kında verilen bilgiler, ümmetlerine ulaşmış olan gayb hakkındaki bilgiler­den daha fazladır. Gerçekten, aklın hükmü de aynı istikametledir. Çünkü, kullar için yalnızca iman ve itikatlarını ilgilendiren gayb ilmine sahip ol­maları yeterlidir. Buna karşılık, peygamberlere, peygamberlik görevini yerine getirdikleri sırada ihtiyaç duyabilecekleri daha pek çok bilgiler ve­rilmesi gerekir. Nasıl ki devletin politikası ve işlerinden vali ve büyükel­çilerin belirli bir sınıra kadar haberdar olmaları ve teba ile vatandaşların buna karşı çok az miktarda devlet politikası ve sırlarını bilmeleri gereki­yorsa, Allah'ın saltanatında da durum aynıdır, ilâhî devletin bazı sırları vardır ki, bunları ancak bir ölçüye kadar özel temsilcileri ve peygamberi bilebilirler, diğer kullarının bunları bilmeleri gerekmez. Gayb hakkındaki bilgi, peygamberlerin işini kolaylaştırırken kullar bu bilgiye ne ihtiyaç du­yar ne de tahammül edebilirler. Bir genelleme yapmak gerekirse, diyebili­riz ki, bir Nebinin ilmi, Allah'ın ilminden az, ama kulların ilminden fazla oluyor. Bu ilim ve bilginin kesin ölçüsü ise yoktur.

İnsan toplumunda peygamberin mevkii ve görevi son derece önemli ve naziktir. Alelade bir insanın hayatında meydana gelen ufak tefek şeyler hiçbir önem taşımaz. Fakat bir peygamberin hayatında görülen en ufak bir olay ve ağzından çıkan en basit bir söz kanun derecesinde ehemmiyet ta­şır. Bu nedenle, peygamberlerin en küçük hareketlerinin bile Allah'ın koy­duğu sınırlan taşmaması için hayatları sıkı bir denetim allında bulundu­rulmuştur. Şayet peygamberlerden böyle bir hata sadır olmuşsa derhal ıs­lahına gidilmiş, hemen düzeltilmiştir. Çünkü ancak bu şekilde İslâmiyetin kanun ve kuralları, zerre kadar değişikliğe ve tahrife uğramadan, sadece Allah'ın kitabı yoluyla değil, peygamberin sireti, hayatı, hareket ve sözle­riyle kullara aktarılabilirdi.

1.5.3. Dolaysız Bilgi ve Gözlem

Allahu Teâlâ, peygamberlerden her birini, konumları oranında yeryü­zü ve göklerin çeşitli gizli bölgelerinde gezdirmiştir. Maddeler dünyasının perdelerini aralayarak gözlerinin önüne gerçekleri bulun çıplaklığıyla ser­miştir. Peygamberler bu hakikatlere itiraz etmeden iman etmeye davet edilmişlerdir. Bu durum da, mevkî ve makamlarının bir filozoftan daha farklı olduğunu göstermekledir. Zira filozof ne söylerse kıyas ve tahmin­lerine göre söyler. Eğer kendi durumuna tam manasıyla vakıf olsaydı ken­di görüşünün doğruluğunu ısrarla belirtebilirdi. Fakat Nebi’ler ve Rasûller ne diyorlarsa doğrudan ve dolaysız bilgi ve gözlemlerine dayanarak söy­lerler. Sağlam ve kesin bir gözleme sahip oldukları için gerçekleri, kendi gözleriyle gördüklerini halka söyleyebilirler.

"Bu kafile (Mısır'dan) hareket edince babaları dedi ki: 'Ben Yusuf'un kokusunu alıyorum, sonra bana demeyin ki bunamışımdır". (Yusuf; 94)

Yukarıdaki âyetten peygamberlerin bazı gizli ve olağanüstü güç ve yeteneklere sahip oldukları kendiliğinden anlaşılıyor. Düşünün bir defa, kafile, Hazreti Yusuf (a.s.)'un gömleğini alıp, Mısır'dan yola koyulur ko­yulmaz, yüzlerce mil uzakta babası Hazreti Yakub (a.s.) onun kokusunu almış oluyor. Fakat aynı zamanda bu güç ve yeteneklerin peygamberlerin kişisel yetenekleri olmayıp, Allah'ın birer lutfu olduğu da anlaşılıyor. Allahu Teâlâ (cc.) kendi istediği kadar, peygamberlere hareket serbestisi ta­nımaktadır. Meselâ, Hz. Yusuf yıllarca Mısır'da kalmasına rağmen, bu sü­re içinde Hz. Yakub hiçbir zaman kokusunu alamamıştı. Fakat birden bire duyuları o kadar güçlendi ki gömlek Mısır'dan çıkarılır çıkarılmaz, koku­sunu almış oldu.

1.5.4. Peygamberlerin Masum Olmalarının Hikmeti

Geçmişin bütün peygamberleri beşerdiler, yani sizin ve bizim gibi in­sandılar. Garip bir mahlûk değillerdi. Bir insanın peygamberlik mertebesi­ne yükseltilmesi tarihte hiç rastlanmayan bir olay değildi. Hazreti Mu­hammed (s.a.v.) dünyaya peygamber olarak gönderilen ilk insan değildi. Geçmişte de sayısız İnsanlar peygamber olmuşlardı. Hz. Peygamber'in gö­revi ve misyonu da aynıydı.

Peygamberler ile Allah arasında daima yakın bir ilişki varolmuştur. Öyle ki, pek çok eziyet görmelerine rağmen davalarını bütün gücüyle sa­vunmuş ve sonunda başarı kazanmış kişilerdi onlar. Allah onları muzaffer kıldı. Onlardan rahmetini esirgemedi. Dualarını kabul etti, güçlüklerini gi­derdi, muhaliflerini mağlup etti ve kendilerine Mu'cize denecek biçimde kolaylık ve yardımlar sağladı.

Ama bu üstün İnsanlar, Allah'ın dostu ve sevgilileri, olağanüstü kuv­vet ve kabiliyetlere sahip olmalarına rağmen insanoğlu insandılar. Ulû­hiyete ve tanrısal herhangi bir güce sahip değillerdi.

Dediğimiz gibi, peygamberler de bir yerde insandılar. İnsan olmaları bakımından da her an ve her zaman mü'minler için öngörülen mükemmel­lik derecesindeki metanete kadir olmadıkları bir gerçektir. Dolayısıyla, bazen öyle psikolojik anlar geliyor ki, peygamber gibi üstün bir kişi, insa­ni zaafına kapılıveriyor. Fakat, bu zaafını anladığı ve Allah tarafından, ha­tırlatıldığı an tevbe ediyor ve hatasını düzeltme konusunda bir an bile te­reddüt etmiyor. Hazreti Nuh'la ilgili bir örneği burada verelim. Arslan gibi genç oğlu gözünün önünde sularda boğuluyor. Bu manzaraya hangi baba­nın yüreği dayanabilir? Nitekim, Hz. Nuh'un kalbi de bir an için sanki parçalanıyor. Ama o an Allah O'nu uyarıyor, "Hakkı terk edip Bâtıl'a katı­lan bir oğulu, sadece senin sülâlenden doğduğunu düşünerek kendinden saymak cahilane bir duygudur" ve Hz. Nuh kalbindeki yarayı unutup der­hal İslâm’ın gereği olan sabır ve metanete dönmüş oluyor.

Nebi ve Rasûllerin masum olmaları günah işleme ve hata yapma me­lekelerinin tamamen yok edildiği manasına gelmez. Peygamberlerin gü­nahtan arınmış kişiler olduklarını düşünmek de yanlıştır. Peygamberlerin masum olmalarının anlamı şudur. Kendileri insanlığın bütün zaaf ve kuv­vetlerini taşımalarına, her türlü insani duygu, arzu, istek ve düşünceye sa­hip olmalarına rağmen, kasten hiç bir günah işlemeye yeltenmeyecek ka­dar nefislerine hâkim olup, Allah'tan korkarlar. Vicdanları öylesine sağ­lam ve temizdir ki nefislerinin onları günaha itecek tüm isteklerine anında karşı koyabilirler. Nefislerini her zaman kontrol edecek güçtedirler. Şayet istemeden ve bilmeden ufak bir yanlışlık yaparlarsa da, derhal Allah tara­fından ikaz edilir ve hataları düzeltilir. Çünkü bir Peygamber'in en ufak halası ümmetine pahalıya mal olur. Peygamber doğru yoldan zerre kadar sapmış olursa, onun peşinden koşan kitleler tamamen yollarını sapıtırlar.

1.5.5. Peygamberlerin Sıfatlarıyla İlgili Bazı Ayetler

"Ve bu Kitap'la İbrahim'i anlat. Elbette o dürüst bir peygamberdi. Ve bahset bu kitapta Musa'dan. O seçkin bir kişiydi, Rasûl ve Nebiydi. Ve biz O'nu Tûr'un sağ yanından çağırdık ve O'nu gizli şeylere yaklaştırdık" (Meryem; 41,52-53)

"Ve bu kitapta İsmail’den söz et. O sözlerine bağlıydı. O Resûl ve Nebiydi. O halkına namaz kılmayı ve zekât vermeyi emrederdi ve Rabbi­nin nezdinde sevilen bir insandı. Ve bu kitapta İdris'ten bahset. O doğru sözlü Nebiydi ve Biz onu yüce mevkiye yükselttik". (Meryem; 55-58)

"İşte bunlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberlerden, Adem neslin­den, Nûh ile beraber gemide taşıdıklarımızın neslinden, İbrâhim ve İsrâil (Yakub) neslinden, yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden (olan İnsanlar )dir. Onlara Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secde­ye kapanırlardı". (Meryem; 59)

"Andolsun biz, önceden İbrâhim'e de doğru yolu bulma kabiliyetini vermiştik. Zâten biz onun (olgun insan olduğunu) biliyorduk". (Enbiya; 51)

"Ona İshak'ı hediye ettik, üstelik (torunu) Yakubu da (verdik). Hepsi­ni de salih( insan)ler yaptık.

 "Onları, emrimizle doğru yolu gösteren rehberler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden (insan)lardı." (Enbiya; 72-73)

"Lût'a da hüküm (hükümranlık, peygamberlik, hikmet) ve ilim verdik ve O'nu çirkin işler yapan bir bölgeden kurtardık. Gerçekten onlar yol­dan çıkan kötü bir kavim idiler."  (Enbiya; 74-75)

"(Bunlardan) önce Nuh'a da - kavminin aleyhine (bize) yalvardığı zaman (lütufda bulunmuş) duâsını kabul edip kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık."

"O'nun ayetlerimizi yalanlayan kavminden biz öcünü aldık." (Enbiya; 76-77)

"Dâvûd ile Süleyman'a da (lutfettik), hani onlar, toplumun davarının yayıldığı bir ekin tarlaları hakkında hükmediyorlardı. Biz de onların hü­kümlerine şâhit idik."

"Bunu (bu hükmü) Süleyman'a bellettik. Onların hepsine de hüküm­ranlık ve ilim verdik. Dâvud'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik, onunla beraber tesbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız."

"Ona, sizi, savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiş­tik. Ama siz şükrediyor musunuz ki?"

"Süleyman'a da fırtınayı (boyun eğdirmişlik). O'nun emriyle, içinde bereketler yarattığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi (yapmasını) biliriz. Ve biz birçok şeytanı O'na tabi etmiştik. Bunlar onun için (suya) dalar­lardı ve ayrıca başka şeyler de yaparlardı. Bütün bunların denetçisi Biz­dik". (Enbiya; 78-82)

Hz. Davud ile Hz. Süleyman'ın hikâyelerinin bu şekilde anlatılması­nın maksadı, Nebi’lerin ve Rasuller'in, Allah'tan olağanüstü güç ve yete­nekle gelmiş olmalarına rağmen, bir yerde sade insan olduklarını göster­mektir. Hiçbir ulûhiyete sahip değillerdi. Bildiğimiz gibi, söz konusu da­vada Hz. Davud'a vahiy ile yol gösterilmediği için karar verirken yanlışlık yaptı. Buna karşılık, Hz. Süleyman’a rehberlik yapıldığı için doğru karar verebildi. Oysa, ikisi de Nebî idi. Her iki peygamberin diğer vasıfları da, aynı nokta ehemmiyetle belirtilmek üzere dile getirilmiştir. Yani burada denilmek isteniyor ki, kabiliyetleri vehbî olup, onların birer tanrı haline getirilmeleri büyük bir yanlışlıktır.

"Eyyub'u hatırla Rabb'ine yalvarışını, 'Ben hastalığa yakalandım ve Sen Rahim ve Rahman'sın' diye. Biz duasını kabul ettik ve sıkıntısını gi­derdik. Ve sadece aile efradını değil, onlarla beraber aynı sayıda başka­larını O'na verdik, kendi hususî rahmet'imiz için ve ayrıca, bu ibadet edenlere bir ders olsun diye." (Enbiya; 83-84)

 "Ve aynı nimeti İsmail'e, İdris ve Zül-Kifl'e bahşettik, çünkü bunlar sabredenler idi. Ve biz onları rahmetimize aldık, çünkü onlar Salih'ler­dendi." (Enbiya; 85-86)

"Ve balık sahibine (Yunus) de ihsanda bulunduk. Hatırla, O'nun bo­zulup gittiği vakit. Biz O'nu sıkıştırmayalım diye. Nihayet o karanlıklar­dan bizi çağırdı, 'Sen'den başka ilâh yoktur. Sen'in zâtın yücedir. Elbette kusur bende idi'. O zaman Biz duasını kabul ettik, O'nu üzüntüden kurtar­dık ve Biz mü'minleri işte böyle kurtarırız." (Enbiya; 87-88)

"Ve Zekeriya'yı (hatırla). Rabb'ine, ey Allahım beni yalnız bırakma ve en hayırlı vâris (koruyucu) Sen'sin diye yalvarışını. Neticede, Biz de duasını kabul ettik ve O'na Yahya'yı ihsan eyledik, ve karısını O'nun için düzelttik. Bunlar hayırlı işler için koşuşturanlardı ve Bizi umut ve kor­kuyla çağırırlardı ve önümüzde derin saygı gösterirlerdi." (Enbiya; 89-90)

Burada Hz. Zekeriya, Hz. Yunus ve Hz. Eyyub'tan söz edilmesinin amacı, bütün peygamberlerin sadece kul ve insan olduklarını vurgulamak­tır. Onların ulûhiyet iddiaları yoktur. Allah'ın izni olmaksızın ne bir darlı­ğı, ne bir belayı giderebilir ne de herhangi bir şey yapabilirler. Hz. Yunus, seçkin bir peygamber olmasına rağmen işlediği bir hatanın sonucuna kat­lanmak durumunda kaldı. Allah'a tevbe edip, dualarını iletince balığın kamından sapasağlam kurtuluverdi. Aynı şekilde Hz. Eyyûb da Allah ta­rafından sade bir insanın çekeceği sıkıntılara uğratıldı. Bu sıkıntıdan kur­tulmak için, her insanın yapması gerektiği gibi Allah'a dua etli. Allah da onun sıkıntısını giderdi. Yani peygamber kendiliğinden başkalarının has­talığını iyileştiremez. Kendisi hasta olunca da, diğer İnsanlar gibi Rabb'ine rücû eder. Buna ilâveten, şu hakikat da göz ardı edilemez ki, bizde tüm bu peygamberler Tevhid'e samimiyetle inanırdı ve bütün dilek ve is­teklerini tek Allah'a iletirlerdi. Burada şu husus unutulmamalıdır ki, Allahu Teâlâ her zaman peygamberlerine fevkalâde bir şekilde yardım etmeye kâdirdir. Başlangıçta peygamberler belki de bazı güçlüklerle karşılaşabi­lirler, ancak sonunda duaları Mu'cize gibi Allah'ın nezdinde kabul görür ve temize çıkarlar.

 



İslâm'ın Hz. Muhammed (s.a.v.) ile başladığı gibi yanlış bir inanç vardır. Hatta bazıları Peygamber Efendimiz'e "İslâm’ın Kurucusu" demekten çekinmez. İslâm'ın bu dünyanın kuruluşun­dan beri bir din ve hayat tarzı olduğunu anlamakta fayda vardır. Bütün peygamberler insanları hep aynı dine yani İslâm’a davet etmişlerdir.

Hz. Îsa (a.s.)'nın davetine önemle dikkat etmek gerekir. Çünkü, Peygamber Efendi­miz'den önceki son peygamber O idi ve dünyaya getirdiği talimat büyük değişikliğe uğradı.