Arama:

"Bir Arada Yaşamak" Mümkün mü?

Konuya 'iktidar ilişkileri' bağlamında bakıldığında, hakimiyet mücadelesinin belirleyici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

26.03.2012


"Konuya ‘iktidar ilişkileri’ bağlamında bakıldığında, hakimiyet mücadelesinin belirleyici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bağlamda, zamanında Medine Vesikası bağlamında dile getirilen tezlerin de bir ciddiyetinin olamayacağı söylenmelidir."
 
"Çok Kültürlülük ve Birlikte Yaşamak" konusunu Bahar sayısında bir dosya halinde işleyen İslami Yorum dergisinde Kürşat Atalar da bu anlayışı değerlendiriyor. Yazısında "Bir arada yaşamak’ anlayışının Müslümanlar için modern değerler sistemini kabul etmek ve ‘tebliğ’ ve ‘cihad’ görevlerinden vazgeçmek anlamına geldiğini belirten Atalar bu ve benzeri sorunlar karşısında sağlam durabilmenin tek yolunun bilinçlenmek olduğunu kaydediyor. İşte Kürşat Atalar'ın o yorumu:
 
Son yıllarda Müslümanlar arasında ‘bir arada yaşama’ kavramının daha sıklıkla telaffuz edildiğini ve belirli çevrelerce de ‘olumlandığını’ gözlemliyoruz. Acaba bunun nedeni nedir? Bir ‘ihtiyaç’ mı hasıl olmuştur da ‘ayrı’ yaşayanların ‘bir arada’ yaşamasının önemi üzerinde daha çok durulur olmuştur? Eğer öyleyse, bu ihtiyaç nedir?
 
Baştan ifade edeyim, bendeniz ‘bir arada yaşama’ (coexistence) kavramının ‘masumiyetine’ inanmayanlardanım. Bu, belirli manaları ve amaçları dikte eden bir kavramdır ve bunların kahir ekseriyeti de ‘modern’ yahut ‘postmodern’ içeriklidir. En özet ifadesiyle, ‘bir arada yaşamak’la kast olunan; sınıf, etnisite, ırk, toplumsal cinsiyet, kültür, din veya ideolojiden kaynaklanan ‘farklılıklar’ın ‘barış içinde’ ve ‘tek çatı altında’ yaşamasıdır. Dolayısıyla, bir arada yaşama kavramının anlam içeriğini tayinde belirleyici olan kavram, ‘farklılık’ (difference) yahut ‘çeşitlilik’ (diversity)tir.
 
Bilinmelidir ki, Batı coğrafyasında ‘farklılıklar’, büyük çoğunlukla sınıf, etnisite ve kültüre dayalıdır; ‘bir arada yaşama’ sorunu da, genellikle, ulus-devletin bir iç meselesidir (örneğin Kanada’da Kubek meselesi, Avrupa Birliği’nde göçmenlerin statüsü meselesi, vb.). Fakat küresel ölçekte ‘bir arada yaşama’ sorunu, ‘dinsel’ yahut ‘ideolojik’ farklılıklarla ilgilidir ve bu mahiyetiyle küresel statükonun devamı meselesiyle doğrudan bağlantılıdır. Kavramın son zamanlarda Müslümanlar arasında daha çok dillendiriliyor oluşunu da bu bağlamda ele almak gerekmektedir. Yani küresel bir sorun olarak ‘bir arada yaşama’ sorunu, ulus-devletlerin bir iç meselesi olarak ‘bir arada yaşama’ sorunundan daha önemlidir. Çünkü bu tür farklılıkları, ‘hoşgörü’ (tolerence) ve ‘çok-kültürlülük’ (multiculturalism) ilkeleriyle çözmek genellikle mümkün olmamaktadır. Her iki kavram da ‘küçük ölçekli’ (yahut ‘ulusal’) sorunların çözümünde işe yaramakta, ancak özellikle de ‘ideolojik’ ve ‘dinsel’ farklılıklar söz konusu oldu mu, ‘çatışma’ (conflict) kaçınılmaz olmakta ve arabuluculuk (mediation) süreçleri, çoğunlukla, çözüm (resolution) yerine ‘çözümsüzlük’ (deadlock)le neticelenmektedir (İsrail-Filistin çatışması, Sih-Hindu çatışması, İRA-Protestan İngilizler çatışması, vb.). İslam dünyasında 1980’li yıllardan itibaren Radikal İslam’ın güç kazanmasının ardından ise, ‘bir arada yaşama’ sorunu daha başka bir mahiyet kazanmıştır. Zira İslam’ın bu dönemden sonra bir “alternatif bir yaşam tarzı önerisi” olarak insanlığın gündemine yeniden girmiş olması, küresel sistemin banilerinde, yeni gelişmeye karşı tedbir alınmasının zaruri olduğu fikrini doğurmuş ve böylece ‘potansiyel tehdit’i bertaraf etmek için, Müslümanların küresel sistem içerisinde, farklı unsurlarla nasıl ‘bir arada yaşayabileceği’ hususu tartışılmaya başlamıştır. Bu nedenle ‘hoşgörü’ kavramı öne çıkarılmış; “İslam demokrasiyle bağdaşır” düşüncesi yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. ‘Bir arada yaşama’ kavramı ele alınırken, bu hususun mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir.
 
Aslında ‘yalın’ manada ele alındığında, her çağda insanların veya farklı grup, sınıf ve etnisitelerin “bir arada yaşadıklarını” görürüz. İmparatorluklar yahut feodal düzende dahi insanlar, ayrı ayrı kolonilerde değil, bir aradadırlar. Roma’da köleler site devletinin sınırları içerisinde yaşamakta; Mekke’de Müslümanlar müşrik Araplarla birlikte hayat sürmektedirler. Fakat ‘bir arada yaşamak’tan kasıt, bu ‘fiziksel birliktelik’ değildir. Burada bazı ‘vasıflar’ kast olunmaktadır ve ‘bir arada yaşama’ kavramını da bu vasıflar belirlemektedir. Yani örneğin kast olunan, ‘eşit’ yahut ‘barış içinde’ yaşamaktır. Eşitlik söz konusu oldu mu, devreye ‘vatandaşlık’ kavramı girmekte, bu da modernitenin hümanizm, rasyonalizm, sekülarizm (hatta feminizm) kavramlarının anlam içeriklerinin belirlediği bir değerler sistemini kabul etmeyi gerektirmektedir. Yani bir arada yaşayabilmek için, farklı sınıf, din, etnisiteye vs. bağlı gruplar, ‘öteki’ni ‘eşit’ vatandaş olarak görmelidir. Bir başka ifade ile, ‘bir arada yaşama’yı kabul edenler, ‘öteki’ni hoş görmeli; onun yaşam tarzına karışmamalı; din, vicdan, düşünme özgürlüğünü engellememeli, temel hak ve özgürlükler konusunda ‘dayatmacı’ olmamalıdır! Çünkü hoşgörüsüzlüğe hoşgörünün de bir ‘sınırı’ elbet vardır! Bir arada yaşamanın asgari kuralı budur.
 
Yahut bir arada yaşanacaksa, bu, ‘barış içinde’ olmalıdır. Yani ‘çatışma’ üretecek konulardan uzak durulmalı; kimse kimseye kendi doğrularını dayatmamalıdır! Açıkçası, bu, İslami terminolojide, ‘tebliğ’ ve ‘cihad’ görevinin fiilen iptali demektir. Müslümanlar, ‘farklılık’ ve ‘çeşitlilik’ kavramlarının belirlediği ‘çok-kültürlü’ bir dünyada “barış içinde bir arada yaşama”yı kabul edeceklerse, bunun anlamı, İslam’ın ‘hakk din’ olduğu tezinin dillendirilemeyeceği yahut dillendirilecekse de, ‘görececiliğin’ sınırları içerisinde dillendirilebileceğidir. Aksi takdirde, tebliğ görevinin gereği yapıldığında, diğer gruplar, Müslümanları rahatlıkla ‘hoşgörü’ sınırını aşmakla suçlayabileceklerdir. O halde, açıktır ki, ‘bir arada yaşamak’, Müslümanlar için modern değerler sistemini kabul etmek ve ‘tebliğ’ ve ‘cihad’ görevlerinden vazgeçmek anlamına gelmektedir.
 
Dolayısıyla, aslında, ‘bir arada yaşama’, ‘iktidar’ alanıyla ilişkili bir kavramdır. Bütün ‘bir arada yaşama’ projelerinde bir hakim güç vardır ve diğer ‘farklılıklar’ın onun belirlediği ‘asgari müşterekler’i ve ‘sınırlar’ı kabul etmesi beklenir. Bugün itibarıyla Müslümanlara önerilen ‘bir arada yaşama’ projelerinin tümünde, ‘demokrasi’ ve ‘insan hak ve özgürlükleri’ temelinde bir ortak yaşamın kabulü istenmektedir. Bir dönem ortaya atılan Medine Vesikası projesinde de, son zamanlarda popülerleşen ‘hoşgörü’ çağrılarında da benzer amaçların güdüldüğü malumdur. Ancak, İslam’ın ‘hakk’ din olduğuna ve Hakk’ın hakim olması gerektiğine inanan Müslüman ne yapacaktır? Burada bir ‘iktidar mücadelesi’ olacağına kuşku yoktur. Müslüman, ‘iktidar ilişkileri’ni modern veya postmodern değerlerin yerine İslami değerlerin belirlemesi gerektiğine inanır. Şu halde ‘bir arada yaşamak’ mümkün olacaksa, burada İslam’ın değerlerinin üstün olması gerekir. Yani ancak diğer ‘farklılıklar’ın İslam’ın üstünlüğünü kabulü ile “bir arada yaşamanın asgari şartı” karşılanmış olur. Bu yoksa, Müslümanların ‘tebliğ’ ve ‘cihad görevlerini sürdürecekleri şüphesizdir!
 
Peki, bu durumda, “bir arada yaşama” çağrılarının anlamı nedir? Tabiatıyla bu çağrılar, verilecek belirli tavizler karşılığında, Müslümanların Hakk’ı tebliğ ve o yolda mücadele etme azmini kırmayı amaçlamaktadır. Burada Müslümanlara, ‘statü iyileştirmesi’nden başka bir şey de teklif edilmemektedir. Yani sahici bir iktidara sahip olmak veya ‘güç bloku’ içerisinde yer almak gibi bir ‘taviz’ verilmemektedir. Ayrıca bir yandan bu taviz verilirken, öte yandan ‘sopa’ da gösterilmektedir. Zira ‘bir arada yaşama’yı önerenler, halihazırda gücü ellerinde tuttuklarını bilmekte ve bu avantajlarını kullanmak istemektedirler (Nitekim müşrikler Rasulullah’a teklifte bulunduklarında da, aslında: “Ya bizim teklifimizi kabul edersin ya da zulümler ve işkenceler başlar!” demiş oluyorlardı). Bu durumda Müslümanlara düşen, hak ederek alınmamış şeylere karşı ihtiyatlı davranmaktır. Bir şey ‘veriliyorsa’, üstelik bu, ‘iktidar ilişkileri’ ile ilgili ise, bunda mutlaka bir taviz beklentisi vardır. Bu tavizin de Müslümanlar açısından ‘hayati önemi haiz’ hususlarda isteneceğine kuşku yoktur. O nedenle, Müslümanlar, ellerindeki kozlar daha güçlü değilken masaya oturmama yaklaşımını benimsemelidirler. Bu ise, bu şartlar altında ‘mücadele’nin süreceği anlamına gelir. Ne zaman ki güç dengeleri değişir; ‘bir arada yaşama’nın kurallarını koyma yetkisi Müslümanların eline geçer; o zaman birlikte yaşamanın şartları vs. konuşulur. Fakat bugünkü şartlar altında “bir arada yaşama”nın şartlarını konuşmayı kabul etmenin bile, Müslümanların zararına olacağına kuşku yoktur.
 
Dolayısıyla, konuya ‘iktidar ilişkileri’ bağlamında bakıldığında, hakimiyet mücadelesinin belirleyici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bağlamda, zamanında Medine Vesikası bağlamında dile getirilen tezlerin de bir ciddiyetinin olamayacağı söylenmelidir. İdeolojik ve dini gerekçelerle farklı tezleri savunan grupların oturup ortak bir ‘üst hukuk’ oluşturmaları mümkün değildir. Çünkü ‘kamusal alan’ın tekliği olgusu, her toplum için geçerlidir. Kamusal alanda ‘tek hukuk’ olmazsa, toplumda anarşi doğar. Tarih boyunca devletlerin uygulamaları da böyle olmuştur. Müslümanlar hakim olduğunda kamusal alana Şeriat hakim olmuş, gayri Müslimler hakim olduğunda da onların yasaları hakim olmuştur. Özel hukuk, sınırlı bir alan için mümkün olabilir; fakat ‘hakimiyet’ alanı için söz konusu olamaz. Ancak burada her hakimiyetin sonucunun farklı olduğunu da görmemiz gerekir. Gayri Müslimlerin hakimiyetinde genellikle ‘zulm’ün, Müslümanların hakimiyetinde ise genellikle ‘adalet’in hakim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarih, bunun örnekleriyle doludur. Dolayısıyla, Medine Vesikası örneğinde olduğu gibi, ‘üst hukuk’un belirleyiciliğini farklılıkların temsilcilerinden oluşacak bir ‘ortak istişari kurul’a havale etmeye gerek yoktur. Bu, ütopik bir şeydir ve tarih boyunca da görülmemiştir. Çoğunlukla pratize edilen uygulama, üst hukukun, belirli bir mücadele sürecinin sonunda, galip tarafın ilke ve kurallarınca belirlendiğidir. Müslümanlar da cihad ve “kıtal”i hep bu şekilde yapmışlardır. Dar’ul-İslam’ın sınırı hep bu şekilde genişlemiştir. Bundan sonra mücadelesiz kabuller olamaz mı? Yani savaşsız ihtidalar olamaz mı? Genel pratiğe bakıldığında bireysel boyutta olabileceği söylenebilir, ancak toplumsal ölçekte bunun örneği yok denecek kadar azdır. İnsanların “fevc fevc Allah’ın dinine girmesi”, mücadele evrelerinin sonunda mümkün olabilmektedir ki, bizim yaşadığımız dönem itibarıyla böylesi bir evrenin henüz gelmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
 
Hoşgörü çağrıları da esas itibarıyla ütopiktir. Farklılıklar, belirli bir ‘sınır’a kadar ‘öteki’ni hoş görebilir ve bu, bütün gruplar için geçerlidir. Müslümanlar, şirk ve küfrü hoş göremez. Hayat tarzı farklılıklarının olduğu yerde ise şirk ve küfrün olacağına kuşku yoktur. Bu durumda Müslümanların temel hususlarda hoş göremeyeceği şeyler var olacak demektir. Bu da ‘çatışma’ potansiyelinin var olduğu anlamına gelir. Zira halihazırda hakim pozisyonda olan Müslümanlar değildir. Bu olsaydı, diğer grupları ‘hoş görme’nin belirli bir zemini olabilirdi diyebiliriz. Fakat bugün itibarıyla tam zıt bir durum söz konusudur. Bunu değiştirmenin yolu da, mücadele etmektir. Mücadele ederken, rakibin ‘asli’ kusurunu ‘hoş görmek’, baştan mücadeleyi kaybetmek anlamına gelir. Çünkü mücadele bunun için (yani küfrün ve şirkin hakimiyetinin ortadan kalkması için) verilmektedir.
 
Peki, şartların “aleyhte” olduğu dönemlerde “bir arada yaşama”nın hiçbir zemini bulunamaz mı? Nitekim Peygamberimiz, Mekke şartlarında müşriklerin mütecaviz davranışları karşısında: “selam size; ben cahillerden uzağım” diyerek fiili çatışmayı körükleyecek hareketlerden kaçınmıştır. Kanımca, “belirli şartlarda” bu mümkündür denilebilir ki o da şudur: Müslümanların hakkı tebliğ etmesine karışılmamalıdır. Yani Müslümanlar hakk bildiklerini açıkça söyleyebilmeli ve bu noktada engellemelerle karşılaşmamalıdırlar. Ancak tarihsel pratiğe baktığımızda, bunun pek mümkün olmadığını da görüyoruz. Zaten müşrikleri asıl kızdıran şey de Müminlerin hakkı tebliğidir. Çünkü bu tebliğ devam ettiği müddetçe, kendi iktidar temellerinin zayıf olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu ise, onların hiç istemedikleri bir şeydir. O nedenle, gayri Müslimlerin bu şartın gereğini yerine getireceğine inanmak safdillik olur. Müslümanlar arasında “bir arada yaşama”yı önerenlerin bu hususu iyi düşünmeleri gerekir. Zira ya İslam vardır; ya cahiliye. Cahiliye ise zulm ile eşdeğerdir. Zalimler, en çok zulümlerinin dile getirilmesinden rahatsız olurlar. O nedenle de onların en çok korktukları şey ‘tebliğ’dir. Bugün ‘tebliğ’ sürecinin iğdiş edilmesi için büyük uğraşlar verilmektedir. Batılı stratejistler, bugün boşuna “önce Müslümanların ideolojik safiyetlerini bozmalıyız; sonra iktidar koltuklarını onlara verebiliriz” demiyorlar. Biliyorlar ki, bunu başardıklarında ‘tebliğ’ işlevsizleştirilmiş olacaktır. Onlar, Müslümanları düşünce planında mağlup ettiklerinde, savaşı kazanmış olacaklarını biliyorlar! Müslümanlar arasında bu planın bilinçli parçası olanlar da elbette var; ama büyük kitle, safdil bir şekilde “bir arada yaşama” projesinden bir şeyler bekleyebiliyor. Tabii bu da bizim düşünsel zeminimizin zayıf olduğunu gösteriyor. Bizler, ‘ilm’e sahip olmazsak, kandıranımız çok olur. Bu ya bir tarikat şeyhi, ya bir cemaat lideri ya bir parti başkanı ya bir Batılı stratejist olabilir. Ama sonuçta bir olmazsa ötekisi, cehaletimizden yararlanıyor ve bizi yanlış yollara sürükleyebiliyor. Müslümanlar olarak, bundan kurtulmamızın tek yolu, ‘ilm’ sahibi olmak ve ilmin rehberliğinde ‘bilinçlenmek’tir. Bu ve benzeri sorunlar karşısında sağlam durabilmemizin başka bir yolu da yoktur.
 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, insanların davranışlarına yön veren asli faktör, ‘inanç’ ya da ‘ideoloji’dir. Tarih boyunca büyük kitleler, inançları uğruna savaşmışlar; yenmiş ve yenilmişlerdir (unutmayalım ‘heva’ da ilah edinilebilmektedir). Bu durum bugün de böyledir. Dolayısıyla, inanç söz konusu oldukça mücadele (yahut savaşım) olacaktır. Bugün Batılıların “bir arada yaşama” gibi kavramları gündemde tutuyor olmaları, iktidar temellerinin zayıfladığını görmelerindendir. Dünya artık eski dünya değildir. Hızla değişmektedir. Ve bu değişimde Müslümanlar alternatif bir güç olarak artık dünya sahnesindedirler. Batılılar bunu görmekte ve bizi temelden zayıflatmak istemektedirler. Yani onlar da ‘mücadelelerine’ devam etmektedirler. Çünkü bu mücadelenin sonunda mutlaka taraflardan biri galip diğeri mağlup olacaktır. Müslümanlar savaşımı sürdürürse, kazanma şansları mevcuttur; ama ‘uzlaşırlarsa’, baştan kaybederler. Naçizane kanaatim odur ki, “bir arada yaşama” projesinin asli amacı da budur. Bu mücadelede sağlam durabilmek için ise, bugünkü şartlarda yapılması gereken şey, düşünce temellerinin sağlam tutulması, ideolojik safiyetin korunması ve ilkelerden taviz verilmemesidir. Bu zorlu bir görevdir, ama Allahu Teala’nın da “yolunda yürüyenlerin yardımcısı olacağına” dair vaadi vardır. Bizler O’nun yolunda yürürsek, “akıbet muttakilerin olacaktır.” 

 



Yorum Ekle Yazdır

İlgili Yazılar
Namaz Vakitleri

Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstererek telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.
Tevhid.eu & Kuran.ro