Islam`a Davetin Gercek Niteligi

Mevdudi

06 Nisan 2009 Pazar

İslâmî davetin en önemli ve temel maddesi Tevhid'in isbatı ve Şirk'in reddiydi. Gerçi Rasûlullah (a.s.), nübüvvetten önce Tevhid'i kabul ediyor, Şirk'i de reddediyordu ve gerek kendisinden önce yaşamış gerekse çağda­şı olan bazı Arap'lar da tek Allah'a inanıyorlardı. Fakat bu meselenin teo­rik ve pratik yanları unutulmamalıdır. Şöyle ki, Tevhid'i kabul ve Şirk'i reddeden, ya da bu inancım bazen dile getiren bir kişi ile, Tevhid'i bütün kalbiyle kabul ederek insanları bu inanca davet eden ve Şirk'ten kaçınma­ları için çaba harcayan bir kişi arasında çok büyük bir fark vardır. Tevhîd ve Şirk konusunda salt inanç ile pratik çalışmalar arasındaki fark, bu hu­sustaki tebliğin büyüklüğü ve niteliği açısından daha da büyümüş oluyor. Yani, Tevhid'i yaymaya kalkışan bir kişi çok kuvvetli ve inandırıcı delil­lerle Şirk'in her yanını çürütür ve gayet özlü bir şekilde sadece Allah'ın tek oluşunu değil, tek oluşunun anlam ve kavramını ve bu inanca duyulan ihtiyaçları kuvvetli bir şekilde anlatmaya çalışırsa, bu gerçekten büyük takdir ve methe lâyık bir çaba ve uğraştır.

İşte Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'in peygamberlik makamına getirildikten sonra yaptığı iş buydu. Bu husustaki çalışmaları ilk kez kendisini kâfirler­le karşı karşıya getirdi. Zira, Hz. Peygamber (a.s.)'in Tevhîd ile ilgili da­vetinin her yanı kâfirlerin akîde ve inançlarıyla ve yüzyıllardan beri yer­leşmiş olan kavramlarıyla çatışıyordu.

25.1.1. Tevhid İle İlgili Açık Seçik Talimat

Arabistan'ın müşrik toplumunda asıl mesele Allah'ın varlığının değil, O'nun tek oluşunun kabulüydü. Müşrikler Allah'ın var olduğunu inkâr et­miyorlardı. Müşrikler Allah'ı hem kendilerinin hem de bütün kâinatın ya­ratıcısı olarak kabul ediyorlardı. O'nun Rab ve İlâh olduğunu da inkâr et­miyorlardı. Ayrıca, O'na ibadet etmekten de kaçınmıyorlardı. Fakat, asıl sapıklıkları O'nun tek veya çok oluşuyla ilgiliydi. Ulûhiyet (ilâhlık) ve rubûbiyet (Rablik)'in sadece Allahu Teâlâ'ya mahsus olmadığını sanıyor­lardı. Aksine Allah'a çeşitli ortaklar koşuyorlardı. Bu itibarla, Allah'a iba­det ederken bu ortak ve tanrılara da ibadet etmeyi ihmal etmiyorlardı. Bu husustaki düşünce ve inançları çok katıydı.

"Onu anlamamaları için kalpleri üzerine örtü koyar ve kulaklarına ağırlık veririz." "Kur'ân'da tek olarak Rabbini andığın vakit senden nef­retle arkalarına dönüp giderler." (İsrâ; 46)

Yani Hz. Peygamber (a.s.)'in, Allah'ın tek olduğunu ve herkesin Rab­bi olduğunu söylemesi onların gücüne gidiyordu. Kendi elleriyle yaptıkla­rı "ilâhlar"dan söz edilmemesi onları kızdırıyordu. Sadece Allah adının ha­tırlanması onları tatmin etmiyordu. Allah'a ortak koşulmaması hoşlarına gitmiyordu. Gâib'in ilminin Allah'tan geldiğini, bütün kuvvet ve kudretin bütün Selahiyet ve tasarrufun Allah'a ait olduğunu kabul etmeye razı de­ğillerdi. Zira kendi İlâhlarının da faydalı olduğunu düşünüyorlardı. Evlâdlarının olması, hastalıklarının iyileşmesi, ticaretlerinin gelişmesi ve diğer dünyevi refah ve mutluluklarının sağlanması için yalvardıkları tanrı ve tanrıçaların hiçbir şeye yaramadıklarını kabul etmeye hazır değillerdi.

Kur'ân-ı Kerîm'in bir başka yerinde, müşriklerin Tevhid'den kaçışları ve Şirk bataklığına batmaları hakkında şöyle denilmiştir:

"Allah, bir olarak zikredildiğinde âhirete iman etmeyenlerin kalpleri burkulur. Fakat Allah'tan başka ma'budları zikredilirse o zaman yüzleri güler." (Zümer; 46)

Bu, dünyadaki bütün müşrik milletlerin müşterek özelliğidir. Müşrik­ler ağızlarıyla başka bir şey söylüyor ve yüreklerinde başka bir inanç taşı­yorlar. Ağızlarıyla belki de "biz Allah'a inanıyoruz" diyorlar ama, Allah'ın tek oluşundan söz edilince yüzlerinin rengi hemen değişiveriyor. Allah'ın tek oluşundan söz eden, ilâh, ilâhe ve benzeri şeylere inanmayan şahıslara kin besliyorlar. Ama, ne zaman ki ma'bud ve ma'bûdelerinden bahsedili­yor, o zaman yüzleri gülmeye başlıyor. Bu tutum ve davranışları gerçek­ten neye inanıp inanmadıklarını açıkça ortaya koyuyor:

"Çünkü onlara, 'Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur' denildiğinde, ki­birlenip büyüklük taslarlardı. Ve 'Biz, ilâhlarımızı divâne bir şair için hiç bırakır mıyız?' derlerdi." (Sâffât; 35-36)

Onların Rasûlullah (a.s.)'a yaptıkları en büyük itiraz şuydu:

"Bunca ilâhı bir tek ilâh mı yapmak istiyor? Bu cidden çok acayip bir şeydir." (Sâd; 5)

Böyle bir toplumdan ve bu gibi fikir ve akideler taşıyan İnsanlar ara­sından çıkan Rasûlullah (a.s.), bütün gücüyle ve sürekli olarak Allah’ın ilâh ve Rab olduğunu ve başka hiçbir kimsenin O'nunla ortak olamayaca­ğını dile getirdi.

"Sizin ilâhınız, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır." (Tâhâ; 98)

"Doğrusu, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir. Onları yaratandır." (Enbiyâ; 56)

"İlâhınız birdir. Göklerin yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir O. Ve doğruların da Rabbidir."  (Sâffât; 4-5)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    

Yani, kâinatın sahibi ve hâkimi (Rab) aynı zamanda insanların tanrısı (ilâh ve mabûdu)dır ve tapılmaya değer ancak O olabilir. İnsanlar dahil bütün kâinatın yaratıcısı, sahibi ve hâkimi başka, ibadete lâyık varlık ise bir başkası olamaz.

"(Habibim) De ki, 'Ben yalnız inzar ediciyim. Bir ve Kahhâr olan Al­lah'tan başka ilâh yoktur. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeyle­rin Rabbi, Galib, Kâdir ve çok bağışlayıcı (olan Allah)'dır. De ki, 'Bu '(kıyamet) pek büyük bir haberdir. Siz ondan yüz çevirdiniz."  (Sâd; 65-68)

"Allah: 'İki İlâh edinmeyin. Muhakkak O, bir tek İlâh'tır. Bunun için yalnız benden korkun' dedi." (Nahl; 51)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          "Gökte de ilâh O'dur. Yerde de ilâh O'dur. O Hakim ve Alim'dir." (Zuhruf; 84)

"Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun zatından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm yalnız O'nundur. Ve siz, O'na döndürüleceksiniz." (Kasas; 88)

Müşrikler, Hz. Muhammed (a.s.)'e soruyorlardı; "inanmamızı ve tanı­mamızı istediğin Rabbin hakkında daha ayrıntılı bir açıklama yapar mı­sın? O neyin nesidir? Nasıldır, ne ile yapılmıştır? O, dünyanın mirasını kimden almıştır ve O bu mirası sonra kime devredecektir?" Bu soruların cevabı Kur'an-ı Kerim tarafından son derece açık seçik ve etkileyici bir biçimde verilmiştir. Bu cevapla, Tevhîd fikri, Şirk'i silip atmıştır. Tevhîd şu aşağıdaki sûrede yalnızca dört sade cümle ile öylesine güzel ve etkile­yici bir biçimde izah edilmiştir ki, bunu dinleyip de etkilenmeyen veya aklında muhafaza edemeyen çok az kişi bulunabilir:

"De ki: 'O Allah birdir. Allah Sameddir. O doğurmadı, doğrulmadı da. Hiçbir şey O'na denk olmamıştır.'" (İhlâs; 14)

Bu sûrenin ilk ayetinin açıklaması şöyledir: "Hakkında soru sorduğu­nuz ve benim tek Rabbim olarak tanıdığım ve sizin de tanımanızı istedi­ğim Allah, yeni, tuhaf ve yapmacık bir Rab değildir. Bu Rab, kendi dili­nizde Allah dediğinizden başka birisi değildir. İşte bu Allah’ın evine "Beytullah" diyorsunuz. Ebrehe'nin ordusu Mekke'ye ve Kâ'be'ye saldırdı­ğı zaman, yani bundan sadece 40-42 yıl önce ağlayarak dua ettiğiniz ve yalvardığınız Allah işte buydu. O zaman siz bütün ilâhlarınızı unutmuş ve sadece bu Allah’ın sizi koruması için dua etmiştiniz. Siz kendiniz, gerek sizin, gerekse gök, yer ve bütün kainatın yaratanı olarak bu Allah'ı tanı­yorsunuz."

Bundan sonra, Allah’ın bir olduğu vurgulanmıştır. Dikkat edilirse "bir" kelimesi Arapçada hem "Vâhid" hem de "ahad" ile ifade edilebilir. Fakat burada "ahad" kelimesi kullanılmıştır. Hz. Peygamber (a.s.)'in yaşa­dığı çağda her Arap bu kelimenin niçin kullanıldığım ve ne anlama geldi­ğini çok iyi biliyordu, "vâhid" kelimesi, kendine has ne kadar özellikleri olursa olsun, kendi türünden bir şey veya kişi için kullanılan kelimedir. Meselâ, bir ev, bir kişi, bir aile, bir millet, bir ülke veya bir dünya. Bunlar aynı tür, sınıf veya grubun birer temsilcileridir. Fakat, "ahad" bir şey ve kişinin "bir olduğunu belirten olağanüstü bir kelimedir. Bir şey veya kişi­nin bir oluşunu belirtmek amacıyla "vâhid" yerine "ahad" kelimesinin kul­lanılması İhlâs sûresinin inişine kadar ne görülmüştü ne de duyulmuştu.[1] Bu sebeple, Allah için "ahad" kelimesinin kullanılması O'nun bir ve eşsiz oluşunun en büyük deliliydi. Allah, tanrıların türünden veya hem­cinslerinden biri değildi. Aksine, her bakımdan bir ve tek olup, tanrılığı da tartışılmazdı. Allah, vücûdu ve varlığı bakımından yegâne ve eşsizdi. O, "cüzlerden müteşekkil bir "kül" değildi. O ne tahlil edilebilir ne de bölü­nebilirdi. Hiçbir şekli ve görüntüsü yoktu. Organları veya parçalan yoktu. Ne O'ndan bir şey çıkmış ne de O'na bir şey eklenmişti. O'nun ne bir cep­hesi ne de semti vardı. İçinde herhangi bir evrim veya devrimin meydana gelmesi söz konusu değildi. O, her tür ve çeşit çoğunluğundan uzak ve arınmıştı. Her bakımdan temiz ve duruydu. Kısacası, her bakımdan bir idi. Vücûdu, varlığı, kişiliği, özellikleri, yetkileri ve haklarında kimse O'na or­tak olamazdı. Kâinatta var olanlardan hiçbir şey O'na benzemediği gibi O'nunla eşdeğer de değildi.

Daha sonra, Allah’ın "samed" olduğu anlatıldı. "Samed" kelimesi Arapçada geniş bir şekilde kullanılıyordu ve her Arap bunun anlamını bili­yordu. "Samed", hiçbir kimseye muhtaç olmayan ve herkesin ihtiyaçları için başvurduğu kişiye deniliyordu. Ayrıca, herkesten üstün olan kişiye deniliyordu. Herkesin itaat ettiği ve kendisine danışılmadan herhangi bir iş yapılmayan veya karar alınmayan kişi sameddi. Hiçbir zaafı olmayan, ayıpsız ve temiz olan kişiye "samed" adı veriliyordu. Hiçbir âfete uğrama­yan, istediği kararı alan ve aldığı kararı kimsenin gözden geçirecek yetki­ye sahip olmadığı kişi "samed"di. Bir samed, liderlik ve önderlik konu­sunda mükemmel sıfatlara sahip olacaktı. Ayrıca bu kelime, zayıf, yumu­şak, eksik veya boş olmayan sağlam ve somut şey için de kullanılıyordu. İçine herhangi bir şeyin girmediği ve içinden herhangi bir şeyin doğmadı­ğı, daima ayakta ve yükseklerde bulunan bir şeye de "samed" deniliyordu. Fakat dikkat edeceğiniz gibi, Cenâb-ı Allah için sadece "samed" değil "es-Samed" kelimesi kullanıldı. Demek ki, bazı İnsanlar, canlılar ve eşya­lar bazı açılardan "samed" olabilirlerdi, ama her açıdan "samed" olan an­cak Allah idi.

Daha sonraki ayette ne Allah'ın bir evlâdı olduğu, ne de kendisinin, başkalarının evlâdı olduğu belirtildi. Bu ayet, müşrikler arasında, tanrıla­rın da varlıkların bir türü ve cinsi olduğu ve onların da üreme ve üretme sürecinden geçtikleri yolundaki yaygın inançlarını temelden sildi. Bu inanç ve kavrama ağır bir darbe indirilerek, Tek Allah'ın her zaman var olduğu ve var olacağı, ne kendisinden önce ne de kendisinden sonra başka bir tanrı olmadığı, O'nun kimseyi doğurmadığı, kendisinin de kimseden doğmadığı kesin bir şekilde açıklandı.

En son, O'nun herhangi bir eşi olmadığı ifade edildi. Bu kelime, ben­zeri, eşi, eşdeğeri ve eşiti anlamındadır. Dolayısıyla, Allah'ın eşsiz olduğu belirtilerek bütün kâinatta Allah'ın seviyesine yükselebilecek, O'nun gibi ve O'nun özelliklerini taşıyabilecek, O'nun hak ve yetkilerine sahip olacak başka birinin bulunmadığı ifade edildi.

25.1.2. Tevhid Lehine Deliller

Rasûlullah (a.s.) müşrik topluma sadece Tevhid fikrini sunmakla kal­madı, bu fikir ve mefhumun lehine çok kuvvetli ve inkâr edilmez deliller de sundu. Bu delilleri şöyle sıralayabiliriz:

25.1.2.1. Bütün Peygamberler, Kavimlerine Tevhid Fikrini Aşıladılar

Hz. Peygamber (a.s.)'in ileri sürdüğü delillerin en kuvvetlisi, kendi­sinden önce dünyaya gelen bütün peygamberlerin halka Tevhid'i öğrettiği ve onları Şirk'ten menettiği idi. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta peygamberlerin genel tutumuna şöyle değinildi.

"And olsun, biz her ümmete: 'Allah'a ibadet edin ve Tâğûta[2] tap­maktan sakının' diye bir peygamber göndermişizdir." (Nahl; 36)

"Biz, senden evvel bir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahiy etmiş olmayalım: Benden başka ilâh yoktur. Bana ibadet ediniz." (Enbiya; 25)

"Halbuki, onlar ancak Allah'a, O'nun dininde ihlâs sahipleri ve mu­vahhitler olarak, ibadet etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri ile emrolunmuşlardı, işte doğru din budur." (Beyyine; 5)

Bundan sonra, bütün peygamberlerin kendi kavimlerine aynı talimat­ta bulundukları anlatılmış ve tek tek örnekler verilmiştir. (Meselâ, Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Sâlih ve Hz. Şuayb (a.s.) hepsi kendi kavimlerine şöy­le diyorlardı: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. Sizin için O'ndan başka ilâh yoktur." (A'râf; 59-65, 73, 85, Hûd; 50, 61, 84, Müminûn; 23, 32). Hz. Yakûb (a.s.) ölmeden önce evlâtlarına, "benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" diye sorunca, evlâtları da şu cevabı veriyordu: "Senin Rab­bine, babaların İbrahim, İsmail ve İshâk'ın Rabbine, bir ilâh olarak ibadet ederiz. Biz O'na teslim olmuşuz." (Bakara; 133)

Hz. Yusuf (a.s.) zindandaki arkadaşlarına şöyle sesleniyor:

"Ey zindan arkadaşlarım, darmadağın ilâhlar mı hayırlıdır, yoksa bir ve kahhar olan Allah mı hayırlıdır? Sizin, Allah'tan başka taptıkları­nız, kendinizin ve babalarınızın takmış olduğunuz isimlerden başkası de­ğildir. Allah onlar hakkında bir hüccet indirmemiştir. Hüküm, yalnız Al­lah'a mahsustur. Size, kendisinden gayrısına ibadet etmemenizi emret­miştir. Doğru olan din budur. Lâkin insanların çoğu bilmez." (Yusuf; 39-40)

Hz. Musa (a.s.)'ya inen ilk vahiy şuydu:

"Ben o Allah'ım ki, benden başka ilâh yoktur. Bana ibadet et. Ve be­ni anmak için namaz kıl." (Tâhâ; 14)

Daha sonra İsrailoğulları cehalete ve dalâlete düşünce Hz. Musa (a.s.) kendilerine çok kızdı ve yaptıkları putu yakıp yıktı ve şöyle dedi:

"Sizin ilâhınız, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır." (Tâhâ; 98)

Hz. Îsa (a.s.) ise İsrailoğullarını sürekli olarak uyardı:

"Şüphesiz Allah, benim de sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin, doğru yol budur." (Zuhruf 64)

"Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Allah'a şirk koşan kimseye, Allah cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer cehennemdir. Zalimlere yardımcı yoktur." (Maide; 72)

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili anlatılan kıssa, tevhid konusunda genellikle Arap ve özellikle de Kureyşli müşriklere sunulan en büyük delildi. Zira, sadece Kureyşliler değil, bütün Arap'lar, Hz. İbrahim'i ataları ve dini önderleri olarak kabul ediyorlardı. Kendi dinî inançlarının Hz. İbrahim'e ait olduğunu söylüyorlardı. Hele Kureyşliler bütün itibar ve şereflerini Hz. İbrahim'e ve O'nun inşa ettiği Kâ'be'ye borçluydular. Kur'ân-ı Kerîm'de, Nemrud'un saltanatı (Irak)ndan, Arap'ların ataları ve dinî önderleri Hz. İbrahim'in şirki kabul etmemesi üzerine hicret ettiği ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Hz. İbrahim o zamanki Nemrud saltanatında (Irak'ta) yaygın olan şirk ve putperestliği reddederek sesini "tevhid" için yükseltti. Allah'ın tek olduğunu haykırdı. Putları kınadı ve parçaladı ve bunun cezası olarak ateşle dolu bir çukura atıldı. Fakat Cenâb-ı Allah O'nu bu ateşten kurtardı. Ülkede fısk-u fücür had safhaya varınca da Ken'an ülkesine hicret etti ve daha sonra Mekke'ye giderek Allah'ın evi olan Kâ'be'yi inşa etti, ki burada Allah'tan başka biri için ibadet yapılma­sın. Hz. İbrahim Allah'ın evini yaptıktan sonra burada ibadetlerini yaptı ve evlâtları ile kavminin kötü yola sapmaması için Allah'a dua etti. Kur'ân-ı Kerîm'de bu olay nerede anlatılmışsa orada çok güçlü etkileyici bir üslûp ve dil kullanılmıştır. Bir de bu ayetleri okurken, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın mübarek tavır ve konuşma tarzını kafalarımızda canlandırmalı­yız. Bu güzel ibarelerin Hz. Peygamber (a.s.)'in çekici anlatımıyla birleşe­rek müşrikleri ve özellikle Kureyşlileri nasıl etkilediğini tahmin edebili­riz. Biz burada bunun bazı örneklerini vermeye çalışacağız:

"İbrahim, babası Âzer'e, 'putları tanrı mı ediniyorsun? Ben, seni ve kavmimi apaçık bir sapıklıkta görüyorum' demişti... İbrahim, 'ey kavmim, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana, hakka yakın ve batıldan uzak olarak yönelttim. Ve ben, müşrik­lerden değilim' dedi. Kavmi O'na hüccet getirmeye kalktı (mücadeleye gi­rişti), İbrahim; 'Benimle, Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz? Hal­buki O, Beni doğru yola iletmiştir. O'na eş tanıdığımız şeylerden kork­mam. Rabbimin istediği şeyden başkası olmaz. Rabbim her şeyi ilmi ile ihata etmiştir. Bunu düşünüp öğüt almaz mısınız? Sizin şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarız? Halbuki siz elinizde delil ve burhan olmadığı halde Allah'a şirk koşmaktan korkmuyorsunuz. İki zümreden, emin olma­ğa daha haklı olan hangimizdir? Eğer biliyorsanız söyleyiniz." (En'am; 74,78-81)

"Kitap'ta İbrahim'i de zikret. O sıdkı bütün bir peygamberdir. Bir vakit babasına: 'Ey babam, niçin işitmez, görmez ve senden bir belâyı uzaklaştırmaya gücü yetmez şeylere tapıyorsun? Ey babam, bana sana  gelmeyen bir ilim gelmiştir. O halde, bana uy ki, seni doğru yola hidâyet edeyim. Ey babam, şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman'a âsi olmuştur. Ey babam, korkarım ki, Rahman tarafından sana bir azab gelir de, şeyta­na dost olmuş olursun dediğinde, babası: 'Ey İbrahim, sen benim ilâh­larımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer, bundan vaz geçmezsen seni taşa tu­tarım. Uzun bir müddet yanımdan defolup git,' dedi. İbrahim, 'Allah'ın selâmeti senin üzerine olsun. Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü, O bana duamın kabulünü va'detmiştir,' sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan ayrılıyorum. Ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, O'na dua sayesinde bedbaht olmam,' dedi." (Meryem; 42-48)

"İbrahim'in babası için istiğfarı, O'na va'd eylediği bir va'ddan dola­yı idi. Babasının, Allah'ın düşmanı olduğu, kendisine besbelli olunca on­dan uzaklaştı." (Tevbe; 114)

"And olsun biz, daha evvel İbrahim'e rüşdünü verdik. Ve biz O'nu bi­lenlerdendik. O zaman babasına ve kavmine, 'Sizin tapmakta olduğunuz bu heykeller nedir?' dedi. Bunun üzerine onlar, 'babalarımızı bunlara ibadet eder bulduk?' dediler. İbrahim, 'Yemin olsun, siz ve babalarınız açık bir sapıklık içindesiniz' dedi. Onlar: 'Sen bize, doğruyu mu söylüyor­sun? Yoksa lâtife mi ediyorsun?' dediler. İbrahim, 'Doğrusu, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları yaratandır. Ben size karşı buna şâhidim. Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarını­zı parçalayacağım' dedi. Nihayet o putları paramparça etti, kendisine müracaat ederler diye yalnız büyüklerini bıraktı. Onlar, 'Bunu ilâh­larımıza kim yaptı? Muhakkak o zalimlerden biridir' dediler. Bazıları, 'İbrahim denilen bir gencin bunları kötülediğini işittik' dediler. Öyleyse O'nu herkesin önüne getirin ki, belki (yaptığı işe) şâhidlik ederler. Ey İb­rahim, ilâhlarımıza bu işi sen mi yaptın?' dediler. İbrahim, 'Belki bunu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşurlarsa onlara sorun' dedi. Bunun üzeri­ne vicdanlarına dönüp kendi kendilerine, 'şüphesiz zalimler sizsiniz' dedi­ler. Sonra yine (eski) kafalarına döndüler. 'Andolsun ki bunların söz söylemeyeceğini sen de bilirsin dediler. İbrahim, 'O halde, Allah'tan başka size bir fayda ve zararı olmayan şeylere ibadet mi edeceksiniz? Size ve Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylere yuh olsun. Aklınız yok mu?' dedi. Onlar, 'Eğer bir iş yapacaksanız O'nu (İbrahim) ateşte yakın. Ve tanrıla­rınıza yardım edin dediler. Biz de: 'Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol' dedik. Onlar İbrahim'e tuzak kurmak istediler. Fakat biz onla­rı daha fazla zarara uğrayanlardan kıldık." (Enbiya; 51-70)

"Onlara İbrahim'in haberini de oku. Hani o, babasına ve kavmine, 'Neye tapıyorsunuz?' dediğinde. Onlar da, 'putlara tapıyoruz, onlara de­vamlı ibadet ediyoruz' dediler. İbrahim, 'çağırdığınız zaman onlar sizi işitiyorlar mı? Size bir fayda veya zararları oluyor mu' dedi. Onlar, 'Ha­yır, biz babalarımızı böyle yapar bulduk' dediler. İbrahim, 'Şimdi taptık­larınızı gördünüz mü? Siz ve sizden evvelki babalarınızın (taptıklarını)... Muhakkak onlar benim düşmanlarımdır. Ancak âlemlerin Rabbi müstes­na. O böyle değil. O beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içiren O'dur. Hastalandığımda bana şifa veren O'dur. Beni öl­dürüp tekrar diriltecek O'dur. Ceza günü günahlarımı mağfiret etmesini umduğum da O'dur." (Şuara; 69-82)

"İbrahim'i de hatırla. Hani bir zaman O kavmine, 'Allah'a ibadet edin; ve O'ndan korkun. Bu, sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz' de­mişti. 'Siz Allah'ı bırakıp putlara tapıyor ve yalan uyduruyorsunuz. Al­lah'tan başka taptıklarınız size rızık vermeye kadir değildir. Öyleyse, rız­kı Allah'tan isteyiniz. O'na ibadet edin ve şükreyleyin. Hep O'na döndü­rüleceksiniz." (Ankebut; 16-17)

"Kavminin cevabı şu olmuştur: 'O'nu öldürün veyahut yakın' Allah da, O'nu ateşten korudu. İman eden kavim için elbette bunda ayetler ve ibretler vardır. (İbrahîm kavmine) 'Allah'tan başka olarak taptığınız put­lar, dünya hayatında aranıza dostluk ve sevgi vesilesidir. Fakat sonra kı­yamet gününde, kiminiz kiminize küfredecek, bazınız da bazınızı lanetleyecektir. Gideceğiniz yer cehennemdir. Ve sizin için bir yardımcı da yoktur. Bunun üzerine O'na Lût iman etti. İbrahim dedi ki, 'Ben Rab­bimin emrettiği yere hicret edeceğim. O Azizdir, Hakîmdir.'" (Ankebût; 24-26)

"İbrahim de, O'nun tabi'lerindendi. Çünkü o (İbrahim) Rabbine te­miz bir kalb ile gelmişti. O zaman babasına ve kavmine, 'Siz neye tapı­yorsunuz?' demişti. Allah'tan başka yalandan ilâh mı istiyorsunuz? Alem­lerin Rabbi hakkında zannınız nedir?' Derken yıldızlara bir kerre baktı. Ve 'ben hastayım' dedi. O vakit kavmi ondan dönüp uzaklaştılar. Bunun üzerine o da gizlice onların ilâhlarına gidip 'niçin yemek yemiyorsunuz?' 'Size ne oldu ki konuşmuyorsunuz?' dedi. Sağ eliyle onlara vurmaya baş­ladı. Bunun üzerine kavmi koşarak geldi. Ve onu tuttular. (İbrahim), Kendinizin yonttuğu şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır' dedi. (Kavmi), 'onun için bina yapın ve onu ateşe atın dediler. Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz, onları zelil ve al­çak kıldık. (İbrahim), 'Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gidiyorum. O bana yol gösterir' dedi-" (Sâffât; 83-99)

Hz. İbrahim, ülkenin hükümdarının önüne çıkarıldı, zira o hükümdar aynı zamanda kendisinin tanrı olduğunu da iddia ediyordu. Halbuki, Hz. İbrahim, tek Allah'ın dışında kimseyi tanrı olarak kabul etmeye niyetli de­ğildi. Hz. İbrahim ile tanrılık iddiasında olan hükümdar (Nemrud) arasın­da geçen konuşma Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle naklolunmuştur:

"İbrahim, 'Rabbim diriltir ve öldürür' dediğinde, o, 'Ben de diriltir ve öldürürüm' dedi. İbrahim, 'Allah güneşi doğudan doğurur, sen onu batıdan doğdur' dedi. Ve kâfir şaşırıp kaldı. Allah zalim olan kavmi hidayet etmez." (Bakara; 258)

Böylece, Şirk'e muhalefet Tevhid'e davet yüzünden Hz. İbrahim (a.s.)'in kendi ülkesinde yaşaması ve nefes alması bile zorlaşınca, O ve kendisine iman eden bir avuç kişi ülkeyi, milleti ve her şeylerini terk etmeye karar verdiler. Hz. İbrahim, babasını bile geride bırakarak Kenan ülke­sine hareket etti. O sırada kendisi ve yanındakiler, sapık kavmi şöyle ikaz ettiler:

"Biz sizden ve Allah'tan başka yaptığınız şeylerden uzağız. Sizi inkâr ettik. Siz, Allah'a bir olarak iman edinceye kadar daima bizimle sizin aranızda düşmanlık ve buğz belirmiştir." (Mümtehine; 4)

Bununla beraber, Hz. İbrahim'in, Mekke'ye gelip Allah'ın gösterdiği yerde Kâ'be'yi, bir puthane veya müşriklerin ziyaret ve ibadet yeri olarak değil Allah'a ibadet etme ve Allah için kurban kesme yeri olarak inşa etti­ği anlatıldı.

"İbrahim'e Beyt'in yerini gösterdiğimizde, 'Bana hiçbir şeyi eş tutma. Beytimi tavaf edenler, orada namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için iyice temizle. İnsanlara haccı ilân et. Sana yürüyerek, zayıf develere bi­nerek ve uzak olan her yoldan gelsinler. Tâ ki, kendilerine ait menfaatle­re şâhid olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlar üzerine malûm olan günlerde Allah'ın ismini zikretsinler." (Hacc; 26-28)

Ayrıca, Hz. İbrahim'in gerek kendi evlâtları gerekse Mekke'nin halkı için ettiği duanın ne olduğu da hatırlatıldı.

"Şunu hatırla ki, İbrahim, 'ya Rabbi, bu beldeyi emin kıl. Beni ve evlâtlarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ey Rabbim, o putlar, insanlardan bir çoğunu yoldan çıkardılar. Arlık bundan sonra kim bana tabî olursa o bendendir. Ve bana âsi olan senin kudretin altındadır. Sen Gafursun, Rahîmsin.'" (İbrahim; 35-36)

Hz. İbrahim (a.s.)'in bu kıssası ve tevhid hakkında verilen bu misal­ler, gerek Kureyşli gerekse Arap müşrikleri dehşete düşürecek ve ağızlarını kapatacak mahiyette idi. Bu misalleri görüp çaresizlik içinde çırpınabilirlerdi, ama ortada bulunan gerçekleri inkâr edemezlerdi. Onlar, Hz. İbrahim (a.s.)'in müşrik veya putperest olmadığını zaten biliyorlardı. Kâ'be'yi sadece Allah'a ibadet edilsin diye inşa ettiğini de çok iyi biliyorlardı. Ara­bistan'da şirk ve putperestlik, Hz. İbrahim (a.s.)'den çok sonra başladı. Arap'ların tarihlerinde ve geleneklerinde hangi putun nereden, ne zaman ve kimin tarafından getirilip Kâ'be'ye konulduğuna dair kayıtlar vardı. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerîm, Araplara açık açık ve bütün gücüyle seslendi: "Hakka yönelmiş ve batıldan uzak olan İbrahim dinine uyunuz, İbrahim müşriklerden değildi." (Âl-i İmran; 95) "insanlardan İbrahim'e en yakın olanlar, O'na tabi olanlarla şu peygamber ve müminlerdir. Allah mü'min­lerin velisidir." (Âl-i İmran; 68)

25.1.2.2. Müşriklerin Vicdanının Sesi

Tevhid lehine verilen ikinci büyük delil, müşriklerin halet-i ruhiyesiyle ilgilidir. Müşrikler büyük bir âfet, felâket veya ölüm ile karşı karşıya gelince kendi elleriyle yaptıkları tanrıları unutur ve sadece Allah'a yalva­rır ve O'ndan yardım isterlerdi. Kur'ân-ı Kerîm'de bu durum çok güzel ve etkileyici bir şekilde anlatılmıştır. Müşriklerin bu gibi durumlarda akıl, mantık ve vicdanlarının sesini duydukları ve Hakk'ı Bâtıl'dan ayırdıkları, ancak güçlükler ve âfetler geçince tekrar gaflet uykusuna daldıkları açık­lanmıştır.

"De ki: 'Gördünüz mü? Eğer size Allah'ın azabı gelse veya kıyamet kopsa, Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer sadık iseniz söyleyiniz. Hayır, o zaman Allah'a dua eder (O'nu çağırır) ve O'na ortak getirdiğini­zi unutursunuz. Ve Allah isterse duanızın sebebi olan azaptan sizi kurta­rır." (En'âm; 40-41)

Ebû Cehl'in oğlu İkrime (r.a.) işte bu misâli gördükten sonra İslâmi­yet'i kabul etmişti. Mekke, İslam ordusu tarafından fethedildikten sonra İkrime Cidde'ye kaçtı ve bir tekneye binerek Habeşistan'a yol almaya ça­lıştı. Yolda büyük bir fırtınaya yakalandı ve neredeyse teknesi batacaktı. İkrime ilk önce tanıdığı ve taptığı tanrı ve tanrıçaları yardımına çağırdı, ama fırtınanın şiddeti arttıkça herkes teknenin batacağına inandı ve Al­lah'a yalvarmaya başladı. İşte o an İkrime'nin de gözleri açıldı ve içinden bir ses, Hz. Muhammed (a.s.)'in geçen 20 yıldan beri aynı Tanrı veya Al­lah'ı kendilerine tanıtmaya çalıştığını hatırladı. İkrime, gerçek Rab'lerinin, zor anlarında yalvardıkları ve canlarını kurtaran Allah'tan başka birisi ol­madığına kanaat getirdi ve Rasûlullah (a.s.)'a karşı boşuna cephe aldıkla­rını düşündü. İkrime'nin hayatında bu bir dönüm noktası ve karar anı ol­du. İkrime, tam o sırada, fırtınadan kurtulup memleketine dönebilmesi ha­linde doğru Hz. Peygamber (a.s.)'e gidip kelimeyi şahadet getireceğine kendi kendine söz verdi. Hz. İkrime, fırtınanın dinmesi ve canının kurtul­masından sonra Allah'a verdiği sözü tuttu ve Hz. Peygamber (a.s.)'e gelip müslüman oldu. Daha sonra bütün ömrünü cihât ederek geçirdi.

Kur'ân-ı Kerîm'de buna benzer birçok deliller verilmiştir. Bunlardan bazılarını biz buraya aktarıyoruz:

"Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta gemiye binip güzel bir hava ile gittikleri zaman ferahlanırlar, şiddetli rüzgâr gelip her taraftan dalgalar üstlerine hücum eylediğinde boğulacaklarını zannederler. Ve Kemal-i ihlâs ile: "Eğer bizi bundan kurtarırsan sana şükür edenlerden oluruz." diye dua ederler. Vakta ki, Allah onları kurtarır, derhal yeryü­zünde haksız yere azgınlık yaparlar." (Yunus; 22-23)

"Onun fazl ve kereminden nasib arayasınız diye, denizde sizin için gemileri yüzdüren Rabbinizdir. O, size çok merhametlidir. Size, denizde bir sıkıntı dokunursa O'ndan (Allah'tan) başka taptığınızı unutursunuz. Fakat, O sizi ondan kurtarıp karaya çıkarınca, yine yüz çevirirsiniz. İn­san çok nankördür." (İsra; 66-67)

"İnsanlara bir zarar dokunursa Rabblerine iltica edip O'na dua ederler. Sonra onlara (Allah) kendi tarafından bir rahmet tattırdığı za­man da, onlardan bir kısmı Rabblerine şirk koşarlar. Kendilerine verdi­ğimiz nimetleri inkâr ederler." (Rum; 33-34)

"İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Rabbine rücû ve teveccüh ile yalvarır. Sonra ona katından bir nimet verdiği zaman, önceden O'na yal­vardığını unutur. Ve (insanları) onun yolundan saptırmak için Allah'a eş­ler kılmaya başlar. (Habibim) de ki, 'Sen küfrünle bir müddet zevklenedur. Muhakkak sen, Cehennem ehlindensin.'" (Zümer; 8)

Yani, böyle bir insan sadece kendisinin doğru yoldan sapmasıyla ye­tinmez, diğer bazı kimseleri de doğru yoldan saptırır. Böyle bir kişi, kendilerine gelen âfet ve felâketin, falanca tanrı, tanrıça ve evliya sayesinde önlendiğini iddia eder. Bu iddiayı duyan bazı diğer saf ve kayıtsız kişiler de onun gibi düşünmeye başlarlar.

Bu, müşriklerin en zayıf yanıydı ve Kur'ân-ı Kerîm işte buradan onla­ra en ağır darbesini vurarak Tevhîd duygularını kamçılamak istiyordu. Arabistan çeşitli afet ve felâketlere sahne oluyordu. Ülkede can ve mal güvenliği kalmamıştı. Her tarafta hastalık açlık ve kıtlıklar vardı. İlaç ve tedavi imkânları yoktu. Çöldeki korkunç fırtına ve şiddetli rüzgâr insanla­rın ödünü koparıyordu. Bu gibi zor ve çetin şartlarda hemen hemen her Arap ve Bedevî hayatında en az bir defa ölüm korkusuna kapılıp tek Al­lah'a yalvarırdı. Bu gibi zor ânlarda bütün put ve tanrıları unutur ve sade­ce Allah’ın kendisini koruyacağını anlardı. Özellikle, deniz yolculuğu sı­rasında bu gibi anlar sık sık gelirdi. Ayrıca, Habeşli komutan Ebrehe'nin Mekke'ye ve Kâ'be'ye saldırısı sırasında da bütün Arap'lar putlarından umutlarını kesip tek Allah'a yalvarmaya başlamışlardı. Kur'ân-ı Kerîm nâzil olmaya başladığı zaman bu tarihî vak'ayı yaşamış olan pek çok Arap hayatta idi. Nitekim, İsrafil sûresinde, bu vak'aya dikkatleri çekilerek, o zaman kendilerini Ebrehe'nin 60 bin askerine karşı koruyanın tek ve hakikî Rabbleri olduğu hatırlatıldı. Aynı şekilde, Kureyş sûresinde, Ku­reyşlilerin, Kâ'be'ye sığınıp azabından kurtuldukları Kâdir-i Mutlak'a, Rahman ve Rahîm olan Allah'a kulluk etmeleri istendi.

25.1.2.3. Kâinat Nizamıyla İlgili Delil

Yukarıdaki iki delilin yanı sıra, ayakta duran, düzenli bir şekilde işle­yen ve kendi başına bir Mu'cize olan kâinat da bir delil olarak müşriklere sunulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de bütün varlıklar âlemi ve kâinat nizamını yürütenin Allah olduğu defalarca vurgulanmıştır. Bu konuyla ilgili bazı ayetleri buraya aktarıyoruz:

"Ey İnsanlar, sizi ve sizden evvelkileri yaralan Rabbinize ibadet edi­niz. Tâ ki, takva sahibi olasınız. Size yeryüzünü döşek, göğü de tavan ya­pan ve gökten su indirip onunla size rızk olarak meyveler çıkaran O'dur. O halde kendiniz bilip dururken Allah Teâlâ'ya eşler koşmayınız. Eğer kulumuza indirdiğimiz şeyden şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir süre gelirin ve Allah'tan başka yardımcılarınızı da çağırın. Eğer sözünüzde sadık iseniz bunu yapın." (Bakara; 21-22)

"Sizi topraktan yaratması, sonra yeryüzüne dağılan beşer olmanız, O'nun kudretine dalâlet eden ayetlerdendir. Sizin için kendileri ile ülfet ve ünsiyet peyda edesiniz diye nefislerinizden zevceler yaratması ve ara­nızda bir sevgi ile rahmet icat etmesi de, O'nun kudretine delâlet eden ayetlerindendir. Şüphesiz ki, bunlarda, bilenler için ibretler vardır. Gece ve gündüz uyumanız ve O'nun fazlından nasib aramanız da yine O'nun alâmetlerindendir. Şüphesiz bunda hakikati işiten kavim için ibretler var­dır. Size, şimşeği hem korku vermek hem de arzu vermek için göstermesi, gökten su indirip onunla ölmüş olan arzı canlandırması yine O'nun alâmetlerindendir. Gerçekten bunda da aklını kullanan kavim için ibret­ler vardır. Göğün ve yerin O'nun emri ile kaim olması da yine O'nun alâmetlerindendir. Sonra sizi bir defa çağırdığı zaman derhal kabirler­den çıkarsınız. Göklerde, ve yerde olanların tamamı O'nundur. Hepsi O'na boyun eğicidirler. Mahlûkatı ibtidâ yaratıp sonra onu iade edecek olan O'dur. Bu, O'na güç Değildir. (Daha kolaydır). Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur. O, Azizdir. Hâkimdir. (A'raf; 54)

"Rabbiniz o Allah'tır ki, altı günde gökleri ve yeri yarattı. Sonra arş üzerinde hükümrân oldu. Gece ile gündüzü örter. Ve gece gündüzü takip eder. Güneş, ay ve yıldızlar (O'nun) emrine müsahhardırlar. Haberin ol­sun ki, yaratmak da emir de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Al­lah'ın şanı ne yücedir." (A'raf; 54)

"Yerin bitirdiği şeylerden ve (insanların) kendi nefislerinden ve da­ha bilmedikleri şeylerden çiftleri yaratan Allah, münezzehtir. Onlara, kudretimize delâlet eden bir ayet de gecedir. Biz ondan gündüzü soydu­ğumuzda, onlar karanlıkla kalırlar. Güneş kendi karargâhında yürür. Bu, gâlib, kâdir ve âlim olan Allah'ın takdiridir. Aya da, menziller takdir et­tik. Nihayet, o bunlardan geçerek kuru hurma dalı gibi olur. Güneş aya yetişmez. Gece de gündüzü geçmez. Hepsi birer felekte yüzerler. Onlara kudretimize delâlet eden bir ayet de kendi evlâtlarını dolu gemilerde taşımamızdır. Ve onlar için, bunun gibi binecekleri nice şeyleri yaratmamız­dır. Eğer istemiş olsak onları suda boğardık. Onların imdadına gelecek de yoktur. Onlar kurtulamazlar da. Ancak tarafımızdan rahmet olmak ve ecellerine kadar yaşamak için (onları garketmedik)." (Yâsin; 36-44)

"Bir şeyin olmasını dilediği zaman O'nun emri ona "ol" demektir. O da oluverir. O halde her şeyin mülk ve tasarrufu elinde olan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz, ancak O'na döndürüleceksiniz." (Yâsin; 82-83)

"De ki, 'Allah'tan başka Rabb mi ararım? Halbuki, O her şeyin Rab­bidir." (En'âm; 164)

"Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah'ın üze­rine olmasın. Onların durdukları ve gidecekleri yeri de bilir. Hepsi Ki­tab-ı Mü'bin'de yazılıdır." (Hûd; 6)

"Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istivâ buyuran (istilâ eden) dir. Yere gireni ve ondan çıkanı; gökten ineni ve ona yükse­leni bilir. Her nerde olursanız olun. O, sizinle beraberdir. Allah, işlediği­niz şeyleri görücüdür. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Ve bütün işler âncak Allah'a döndürülür. O, geceyi gündüze sokar, gündüzü de geceye katar. O kalplerde olanı bilir." (Hadîd; 4-6)

"Gökten yere kadar bütün dünya işlerini O tedbir eder. Sonra yerden kulların işleri sizin saydıklarınızdan bin sene kadar olan bir günde yine O'na yükseltilir. Bu işlerin tedbiri kudreti, O'nun gaybı, hazırı bilir, Gâlib, Kâdir ve Rahîm olmasındandır. O Allah ki, her şeyi güzel surette yarattı. Ve insanı yaratmaya da balçıktan başladı. Sonra onun zürriyetini hakîr bir sudan hasıl olan bir nutfeden (meniden) yarattı." (Secde; 5-8)

"Taneyi ve çekirdeği yaratan Allah'tır. Ölüden diriyi ve diriden ölü­yü çıkaran O'dur. İşte Rabbiniz Allah böyledir. O'na nasıl iftira edersi­niz? Sabahı yarıp çıkaran, şafağı açan O'dur. Geceyi zaman zaman sükûn ve güneş ile ayı vakitlerin ölçü vasıtası kılan O'dur. Bu, Galip ve Bilici'nin takdiridir. Kara ve denizin karanlıkları içinde yollarınızı bula­sınız diye sizin için yıldızları yarattı. Bilen kavim için ayetleri tafsil ettik. Sizi, bir tek candan yaratan ve sizin için dünyayı karar mahalli (bir karar yeri ve kabirde konulacak yer) yapan O'dur. Biz, ayetlerimizi iyi ve ince anlayan zümrelere açıkça bildirdik." (En'âm; 95-98)

"(Ey Rasûlüm) De ki; 'Eğer Allah, size bir zarar murad etse veyahut size bir fayda dilese, artık O'nun dilemesinden sizi kim koruyabilir?" (Fetih; 11)

"Eğer, Allah sana bir zarar isabet ettirirse onu O'ndan başka giderici yoktur. Eğer sana bir hayır da dilerse, O'nun fazlını geri çeviren bu­lunmaz." (Yunus; 107)

"Allah'ın insanlara açacağı rahmeti engelleyip tutacak; ve engelle­yip tuttuğu şeyi de O'ndan (Allah'tan) başka salıverecek yoktur... Sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır? Ondan başka bir ilâh yoktur. O halde, nasıl döndürülüyorsunuz?" (Fatır; 2-3)

"Allah hükmedince O'nun hükmünü tehir edecek yoktur." (Ra'd; 41)

"Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı ikisi de fesa­da uğrarlardı. Arşın Rabbi olan Allah, onların isnadlarından münezzeh ve yücedir. Allah yaptığından mesul olmaz, fakat onlar (kullar) sorumlu olurlar. Yoksa Allah'tan başka ilâh mı edindiler? (Onlara) De ki; 'Delili­nizi getirin.'" (Enbiyâ; 22-24)

"Allah evlâd edinmemiştir. O'nunla birlikte başka bir ilâh da yoktur. Eğer başka bir ilâh olsaydı, her biri kendi yarattığını götürür. Ve birbiri üzerine galebe ederlerdi. Allah onların vasıflarından münezzehtir." (Müminûn; 91)

"De ki: 'Eğer müşriklerin dedikleri gibi. O'nunla beraber başka ilâhlar olsaydı, onlar Arş'ın sahibine galebe çaresini ararlardı. Allah, onların dediklerinden münezzehtir." (İsrâ; 42-43)

Bu ayetlerde, tevhid lehine çok kuvvetli ve inandırıcı deliller veril­miştir. Çok az akıl ve mantığa sahip olan bir kişi bile gök ile yer arasında bulunan muhteşem ve göz kamaştırıcı kâinatın, olağanüstü, insanüstü ve doğaüstü bir varlık olmaksızın yürüyemeyeceğini pekalâ anlayabilir. Bu kâinat nizamının Allah tarafından hazırlandığının ve yine kendisi tarafın­dan yürütüldüğünün farkına varabilir. Bu kâinat nizamındaki hikmet, ma­rifet, bilgi, kudret, rahmet, rubûbiyyet, kanun, düzen, âhenk ve bunun içinde bulunan sayısız eşya, mahlûk ve varlıkların hepsi, Allah'ın var ol­duğunu ve her şeye hâkim olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar, insa­nüstü veya doğaüstü bir varlık olmaksızın gerçekleşemeyeceklerini haykı­rarak bize bildiriyor. Bu kâinat nizamında birden fazla Tanrı'nın varoluşuna imkân yoktur. Bu hususta kimse Allah’ın ortağı ve eşi olamaz. Çünkü, böyle bir şey olsaydı, bu kâinat nizamı böylesine muntazam, böylesine âhenk içinde işleyemezdi. Yaradan, Rızık Veren, Zarar ve Kâr Veren ve diğer her konuda Söz Sahibi, Allah olduktan sonra başkalarının ma'bud ol­maya veya tapılmaya lâyık olduğu söylenebilir mi? O'nun kulları ve mahlûklarına başka kimse hâkim olabilir mi? İnsan eğer birine hizmet edi­yor veya kölelik ve kulluk yapıyorsa O'nun bir takım yetkilere sahip olma­sı, bazı fayda ve zararlar vermeye kâbil olması gerekiyor. Fakat O'nun hiç­bir yetkiye, kudrete ve kuvvete sahip olmadığını öğrendikten sonra da O'nu ma'bud olarak tanıması ve O'na tapması gayet tabii ki büyük bir bu­dalalıktır.

25.1.2.4. Şirk'in Reddine Dair Deliller

Kur'an-ı Kerîm'de Tevhid'in lehine ne kadar kuvvetli deliller verilmiş­se, şirkin reddi için de aynı şekilde kuvvetli ve isabetli deliller verilmiştir. Bunların bazısını buraya aktarıyoruz.

"Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde olan her şey Allah Teâlâ'nın­dır. Allah'tan başkasına tapanlar da, gerçekte Allah'a koştukları şeriklere tabi olmuyorlar. Onlar âncak zanna tabidirler. Ve âncak yalan söylerler." (Yunus; 66)

"Müşriklerin taptığı şeylerden dolayı şüphede olma. Onlar, ataları­nın bundan evvel taptığı gibi taparlar. Biz de onlara nasiplerini (cezaları­nı) eksiksiz veririz." (Hûd; 109)

"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine tabi olun' denilirse, 'hayır atalarımızı üzerinde bulduğumuz dine tabi oluruz' derler. Eğer şeytan onları Cehen­nem azabına davet etse ona da tabi olurlar mı?" (Lokman; 21)

"Yoksa onlara bundan önce bir kitap mı verdik ki, ona tutunup amel ediyorlar? Onlar: 'Babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz onların izle­ri üstünde gidiyoruz' dediler. Bunun gibi, senden önce hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek o (memleketin) ileri gelenleri: 'Biz ataları­mızı bir din üzerinde bulduk. Ve onların izlerine uymuşuz' dediler. (Her peygamber, kendi ümmetine) 'Atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden da­ha doğrusunu size getirdimse de mi?' dediğinde onlar: 'Biz, sizin kendi­siyle gönderildiğiniz şeylere inanmıyoruz' dediler." (Ez-Zuhruf; 21-24)

"Haklarında hüccet ve delil bulunmayan ve kendilerinin dahi (tanrı oldukları hususunda) bir bilgileri bulunmayan şeylere Allah'tan başka olarak ibadet ederler. Zâlimlere yardımcı yoktur." (Hacc; 71)

Yukarıdaki ayetlerde ve benzerlerinde müşriklerin, Allah'a başkaları­nı şerik koşmaları için herhangi bir delil bulunmadığına dikkat çekilmiş­tir. Müşrikler ancak atalarını körü körüne taklid ederler ve sadece kıyas ve tahminlerine dayanarak yalan yanlış tanrı ve tanrıçalar yaratıp bunlara ta­parlar. Müşrikler, bu kendilerini korumaktan âciz, hatta hareket bile ede­meyen tanrılara ibadet ederler ve onlara dilek ve istekte bulunurlar. Hal­buki, Cenâb-ı Allah, hiçbir zaman kendisinin herhangi bir ortağı olduğunu söylememiştir. Ayrıca, müşrikler, yapmacık tanrı ve tanrıçaların bir takım ilâhî ve olağanüstü yetki ve güçlere sahip olduklarını bilecek herhangi bir bilgi ve ilham kaynağına da sahip değillerdir. Buna ilâveten, Kur'ân-ı Ke­rim'de Şirk'in ne kadar saçma ve asılsız olduğu da defalarca vurgulanmış­tır. Şu ayetlere bakın:

"Gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indirip onunla güzel bahçeler yapan kimdir? Siz, onların ağaçlarını bile bitiremezdiniz. Allah ile beraber başka bir Tanrı ha? Hayır, onlar haktan sapan bir kavimdir­ler. Yeri bir mesken yapan, ortasından nehirler akıtan, onda sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir Tanrı ha? Hayır, çoğu bilmez cahillerdir. Sunuya düşen kimse dua ettiği zaman, onun duasını kabul edip fenalığı gideren, sizi yeryüzün­de her şeye hâkim kılan kimdir? Allah 'de beraber başka bir Tanrı ha? Ne az düşünüyorsunuz? Size karaların ve denizin karanlıklarında yol göste­ren kimdir? Rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gösteren kim­dir? Allah ile beraber başka bir Tanrı ha? Allah, onların şirk koştukları şeylerden çok yücedir. Halkı yaratıp duran, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran kimdir? Allah ile beraber başka bir Tanrı ha? De ki: 'Eğer sözünüzde doğru iseniz delilinizi getirin.'" (Neml; 60-64)

"Furkanı (Kur'anı) âlemlerin bir korkutucusu olsun diye kuluna indi­ren Allah'ın şanı ne yücedir. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O'nun­dur. Hiçbir evlâd edinmemiştir. O'nun mülkünde bir ortağı da yoktur O, her şeyi yaratıp miktarınca takdir eylemiştir. (Mukadderatını tayin buyur­muştur). Kâfirler O (Allah)'dan başka olarak, hiçbir şeyi yaratmayan, kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile zarar ve faydaya muktedir olmayan, öldürmeye, diriltmeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden kaldırmaya kâdir olmayan şeyleri ilâh edindiler." (Furkan; 1-3)

Nahl sûresinin 3.'den 16. ayetine kadar Cenâb-ı Allah'ın muhtelif ya­ratıcı kudreti ve kuvvetine değinildikten ve yarattığı çeşitli eserlere işaret edildikten sonra şöyle denilmiştir.

"Yaratan (Allah) hiç yaratmayan gibi midir? Artık siz hiç düşünme­yecek misiniz?" (Âyet; 17)

"De ki, (Habibim): 'Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?' 'Allah'tır' diye cevap verirler. De ki: 'O halde O'ndan başka, kendilerine bile ne bir fâi­de ve ne de bir zararları olmayan şeyleri dost mu edinirsiniz?' De ki: 'Kör ile gören bir olur mu?' Yahut, 'karanlıklar ile nur bir olur mu?'Yok­sa, Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratıcı ortaklar buldular da, bu yarat­ma kendilerine göre birbirine benzer mi göründü? De ki: 'Her şeyi yara­tan Allah'tır. O, birdir. Her şeye galip ve hakimidir." (Ra'd; 16)

(Habibim) de ki, 'Allah'tan başka taptığınız ortakları gördünüz mü? Yer yüzünde neyi yarattıklarını bana gösterin.' Yahut onların göklerde (Allah'la) ortakları mı var? Yoksa kendilerine bir kitap vermişiz de, onlar bundan bir delil üzerinde midirler? Hayır ne öyle ne de böyledir. Zâlimler birbirlerini aldatmaktan başka bir vaadde bulunmuyorlar." (Fâtır; 40)

"Muhakkak onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, 'Allah' derler. De ki, 'Eğer Allah bana bir zarar murad etse, o zararı gidermeye, eğer bana rahmet murad etse onu menetmeye Allah'tan başka taptıkları­nız kadir olabilir mi?' De ki, 'Allah bana kâfidir. Tevekkül edenler âncak O'na tevekkül etsinler!" (Zümer; 38)

Müşrikler, ilâh ve ilahelerin, -Allah katında sevilen ve sayılan varlık­lar oldukları için- haklarında şefaatte bulunabileceklerini iddia ediyorlar­dı. Müşrikler, bu sebepten bu ilâh ve ilahelere ibadet ettiklerini söylüyor­lar ve onları yardımlarına çağırıyorlardı. Ayrıca bu ilâh ve ilahelerin fayda ve zararları hakkında da çok hassas davranıyorlardı. Ancak Kur'ân-ı Ke­rim, müşriklerin bu bâtıl fikir ve inançlarını da şiddetle reddetti:

"Onlar Allah'tan başka, kendilerine ne zarar ne de faydası olmayan Şeylere taparlar. Ve: 'Bunlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir' derler. De ki, 'Göklerde ve yerde Allah'a, bilmeyeceği bir şey mi haber veriyorsunuz?' O, sizin şirk koştuklarınızdan münezzehtir, çok yücedir!" (Yunus; 18)

"Agâh olun ki, şirk ve riyadan halis din Allah'ındır. O'ndan başka mabud edinenler, 'Biz bunlara ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ta­pıyoruz' (derler). Allah, onların arasında ihtilâf ettikleri şeyler hakkında hükmünü verecektir. Yalancı ve nimeti inkâr edip olanları Allah hidâyet etmez." (Zümer; 3)

"Müşrikler, kendilerine şeref ve izzet olsun diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler. Hayır, şeref ve izzet olmaz. O mabutları onların ibadet­lerini inkâr edip, onlara hasım olacaklar." (Meryem; 82-83)

"Onlar yardım olunurlar zannı ile, Allah'tan başka ilâhlar edindiler. O ilâhları onlara yardım etmeye güç yetiremezler. Kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir." (Yasin; 74-75)

"(Habibim o müşriklere) De ki, 'Allah'tan başka ilâh olduklarını id­dia ettiklerinize yalvarın. Onlar gökte ve yerde zerre kadar bir şeye bile mâlik değildir. Onların gökte ve yerde bir ortakları olmadığı gibi. O'nun da onlardan bir yardımcısı yoktur. (Allah'ın) katında şefaat, ancak O'nun Şefaat etmek veya şefaat olunmak için izin verdiğinden başkasına fayda etmez." (Sebe'; 22-23)

"Allah'tan başka, kıyamete kadar kendilerine icabet etmeyen ve ken­di dualarından gafil bulunanlara dua edenlerden daha fazla dalâlete düşmüş kim vardır? İnsanlar mahşerde toplandıkları zaman bunlar (ma'butları) onlara düşman olur ve ibadetlerini inkâr ederler." (Ahkâf; 5-6)

"Hakk olan dua, ancak Allah'a mahsustur. O'nu bırakıp çağırdıkları putlar ise kendilerine karşılık vermezler. Bu, suyu ağzına götürmek mak­sadıyla elini suya uzatan ve fakat ona bir türlü erişemeyen gibidir. Kâfir­lerin duaları sapıklık içinde kalmaktan başka (bir mahiyetle) değildir." (Ra'd; 14)

"Allah'tan başka dost edinenlerin örneği, kendine ev yapan örümce­ğin hali gibidir. Halbuki, evlerin en zayıfı örümcek evidir. Eğer bunu bil­selerdi. " (Ankebut; 41)

"Ey İnsanlar, Size bir misal getirildi. Onu dinleyiniz. Sizin Allah'tan başka taptıklarınız hep bir araya toplansalar bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kaparsa, onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de istenen de âciz. Kâfirler, Allah'ı hakkiyle takdir edemediler. Allah, çok kuvvetli ve galiptir." (Hacc; 73-74)

"Bir şey yaratmayan ve kendileri yaratılıp durmakta olanlar ile, Al­lah'a şirk koşarlar mı? Onların mâbudları yardım edemezler. Ve kendi nefislerine bile yardımları olmaz." (A'raf; 191-192)

Nahl sûresinde, 65'ten 72. ayete kadar Allah'ın insanlara lütuf ve ih­sanlarından bahsedildikten sonra şöyle buyuruluyor:

"Allah, size kendinizden zevceler ve zevcelerinizden de evlât ve to­runlar yarattı. Ve sizi iyi ve helâl şeylerle rızıklandırdı. Şimdi onlar, batı­la iman edip, Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar? (Müşrikler) Allah'tan başka kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık vermeye kadir olama­yan şeylere ibadet ederler, (taparlar.)" (Nahl; 72-73)

"Yoksa onlar, Allah'tan başka şefaatçiler mı edindiler? De ki: 'Onla­rın hiçbir şeye güçleri yetmez ve hiçbir şeye akıl erdiremezlerse yine (on­lara tapar misiniz)'. De ki, 'Bütün şefaat Allah'ın kudretindedir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz!" (Zümer; 43-44)

"Gerçekten biz, etrafımızdaki memleketlerden bir haylisini helâk et­tik. Ve belki küfürlerinden dönerler diye, kendilerine ayetlerimizi tekrar tekrar gösterdik. Allah'a yakınlığa vesiledir diye, O'ndan başka ilâh edin­dikleri şeyler, onlara yardım etmek bir tarafa, bilâkis kendilerinden savu-Sup kayboldular, (işte bu, onların yalanlarıdır. Ve uydurmakta oldukları Şeylerin eseridir." (Ahkâf; 27-28)

Fâtır sûresinde, 11'den 13. ayetlerine kadar Cenâb-ı Allah'ın kuvvet ve kudretinden bahsedildikten sonra şöyle buyuruluyor.

"İşte Rabbimiz olan Allah böyledir. Mülk ve tasarruf O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız da bir hurma çekirdeğinin zarına bile mâlik değildirler. Eğer onlara (putlara) dua ederseniz duanızı işitmezler. Size cevap bile vermezler. Kıyamet gününde de şirkinizi inkâr edeceklerdir." (Fâtır; 13-14)

"Allah, hak ve adaletle hükmeder. (Kâfirlerin) Allah'tan başka tap­tıkları şeyler ise hiçbir şeye hükmedemezler. Allah, işitici ve görücüdür." (Mü'min; 20)

Kur'ân-ı Kerim'de daha sonra, şeref ve haysiyete talip olanların, özel­likle şefaat ve selâmet isteyenlerin doğrudan Allah'a müracaat etmeleri, herhangi bir aracı veya vasıtayı aramamaları gerektiği açıklandı.

"İzzet isteyen (Allah'a itaat etsin), çünkü izzetin tamamı Allah'ındır. Hoş kelimeler ancak O'na yükselir. Ve O'nu salih amel yükseltir." (Fâtır; 10)

Müşrikler, Allah'ın evlâtları olduğunu, meleklerin O'nun kızları oldu­ğunu iddia ediyorlar ve dolayısıyla kendilerine ibadet edip duruyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm'de bu tür hareket ve tavırlar ağır bir şekilde tenkid edilip bunun saçmalığı dile getirildi:

"Allah'a, O'nun yarattığı cinleri ortak yaptılar. Bilmeden O'na oğul­lar ve kızlar uydurdular. Allah ise onların tavsif eylediklerinden münez­zeh ve âlîdir. Gökleri ve yeri yoklan var eden O'dur. O'nun eşi olmadığı halde evlâdı olur mu? Halbuki her şeyi O yarattı. Ve her şeyi hakkiyle bi­lendir, işte Rabbiniz böyledir. O'ndan başka ilâh yoktur. Her şeyi yara­tan O'dur. O'na ibadet edin. O her şey üzerine vekildir." (En'am; 100-102)

"'Rahman evlâd edindi' dediler. Allah bundan münezzehtir. Hayır evlâdı dedikleri O'nun ikrama mazhar kılınmış kullarıdır. O'nun sözünün önüne geçmezler. Hep O'nun emri ile amel ederler. Allah onların önünde ve arkalarında olanı bilir. Onlar ancak Allah'ın razı olduğuna şefaat ederler. Ve O'nun azametinden korkarlar. Onlardan: 'Ben, Allah'tan baş­ka ilâhım diyeni Cehennemle cezalandırırız. Biz, zâlimleri böyle ceza­landırırız." (Enbiya; 26-29)

"Öyleyken kullarından bazısı O'na cüz ve ortak isnâd ettiler. İnsan apaçık bir nankördür. Allah, yaratıklarından kızları kendisine edinip oğulları size mi ayırıp seçti? Rahman olan Allah'a kendisiyle darbı mesel eyledikleri şeyle (kızla) onlardan biri müjdeleme yüzü simsiyah olur ve kederinden yutkunur. Süs içinde yetiştirilmekte olup da kendisi mücadele delilini açıklamayan kişi (kızları) mı Allah'a isnâd ediyorlar? Allah'ın ku­lu olan melekleri de dişiler yaptılar. Onlar meleklerin yaratılmasını gör­düler mi? Onların şâhidlikleri yazılacak ve bundan mes'ul tutulacaklar." (Zuhruf; 15-19)

"(Ey Resulüm) şimdi müşriklere sor: 'Kızlar Rabbinin de, erkek evlâtlar onların mı?'Yoksa biz, melekleri dişi yarattık ta, onlar şâhid mi idiler? Haberin olsun ki, onlar iftiralarından dolayı şöyle derler: 'Allah doğurdu.' Muhakkak onlar, yalancıdırlar. Yoksa (Allah) kızları oğullara tercih mi etti? Ne oluyor size ki, böyle hükmediyorsunuz? Düşünüp tefek­kür etmiyor musunuz? Yoksa elinizde bu hususta apaçık bir hüccet mi var? Eğer doğru söyleyenlerdenseniz kitabınızı getirin." (Sâffât; 149-157)

"Bana haber verin ki, Lât ve Uzza'ya mı tapıyorsunuz? Diğer üçün­cüsü olan Menat'a mı ibadet ediyorsunuz? Erkek sizin dişi O'nun mu? O takdirde bu insafsız bir taksimdir. Bu putlar, sizin ve babalarınızın uy­durdukları isimlerden başka bir şey değildir. Allah, bunun için bir hüccet indirmedi. Onlar, âncak zanna ve nefislerinin istediğine tabi olurlar. Halbuki, kendilerine Rabblerinden bir hidayet gelmiştir." (Necm; 19-23)

Kur'ân-ı Kerîm'de şirkin her yanı tenkid ve reddedilmiş ve müşrikle­rin mabudlarının, âyin ve merasimlerden başka bir şeye yaramadığı açık­lanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de putlara ve ilâhlara bazı adak, hediye ve kur­banlar sunulduğu dünya işlerinde kazanç sağlanması için onlara dua ve ibadet edildiğine dikkat çekilmiştir. Bu ilâhi kitapta ilâh ve ilahelerden hiçbirinin, insanların nasıl yaşamaları gerektiğini, ahlâk ve faziletin kural­larının ne olduğunu, Hakk'ın ne, batılın ne olduğunu anlatacak durumda olmadığı vurgulanmıştır. Halbuki, duaya, ibadete ve itaate, ancak kullara ve kendisine tabi olanlara yol gösterebilen biri lâyık olabilir.

"De ki, 'sizin ortaklarınızdan hakkı gösteren var mı? 'De ki, 'Hakka götüren ve ona hidayet eden Allah'tır. O halde, Hakka hidayet eden mi yoksa hidayet etmeyip kendi hidâyete muhtaç olan mı uyulmaya daha lâyıktır? Size ne oluyor ki, böyle yanlış hüküm veriyorsunuz? Onların ço­ğu, ancak zanna tabi' olurlar. Zann ise haktan bir şey ifade etmez. Allah, işledikleri şeyleri kemâli ile bilir." (Yunus; 35-36)

Bu suretle, delillerle şirkin tamamıyla ortadan kaldırılmasından sonra onun, Allah katında hiçbir zaman affedilmeyen bir günah olduğu, bundan ancak tövbe edilince kurtulmanın mümkün olduğu, yoksa şirk hâlinde her türlü iyi amelin kaybolup gittiği ifade edilmiştir.

"Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başka her şeyi dilediği kimse için mağfiret eder. Allah'a şirk koşan büyük bir günah ile iftira etmiş olur." (Nisâ; 48)

"De ki, 'Bana, Allah'tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller.' Gerçekten sana ve senden evvelki peygamberlere, 'eğer Al­lah'a şirk koşarsan amelin boşa gider. Ve hüsrana uğrayanlardan olur­sun' diye vahyettik. Bilâkis Allah'a ibadet et ve şükredenlerden ol." (Zümer; 64-66)

25.1.2.5. Tevhid'in Vecibeleri

Tevhid her bakımdan "hak" ve Şirk her bakımdan "batıl" ilân edildik­ten ve ispat edildikten sonra Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ'yı tek Rabb ve Ma'bud olarak tanıdıktan sonra neler yapmamız gerektiği de bir bir sıralanmıştır. Bunları şöyle aktarabiliriz:

a) Allah'tan başka kimseye ibadet edilmemeli, tapılmamalıdır:

"Ben cinleri ve insanları âncak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat; 56)

"Gece, gündüz, güneş ve aya Allah'ın kudretine delâlet eden ayetler­dendir. Siz, güneşe ve aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin, eğer O'na ibadet edenlerdenseniz." (Fussilet; 37)

"(Habibim) Biz sana Kitab'ı hak olarak indirdik. O halde, dinde ha­lis olarak Allah'a ibadet et. Agâh olun ki, şirk ve riyadan halis din Al­lah'ındır. " (Zümer; 2-3)

"Bilâkis, Allah'a ibadet et ve şükredenlerden ol." (Zümer; 66)

"De ki; 'Bana, Allah'tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller." (Zümer; 64)

b) Allah'tan başka kimseye dua edilmemeli, yalvarılmamalıdır. Al­lah'tan başka kimse insanüstü bir yaratık kabul edilip O'na dilek ve istekte bulunulmamalıdır.

"Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz." [3] (Fatiha; 4)

"Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. Odan başka hiçbir ilâh yoktur."

(Kasas; 88)

"Rabbiniz: 'Bana dua edin. Size icabet edeyim. Bana ibadet etmekten büyüklenip yüz çevirenler, hakir ve zelîl olarak cehenneme gireceklerdir' buyurdu."[4] (Mü'min; 60)

"Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, ben yakınım. Bana dua eyledi­ği zaman, dua edenin duasına icabet ederim."[5] (Bakara; 186)

c) Allah'tan başka birinin gaipten haberdar olduğu düşünülmemelidir. Allah'tan başka kimse dünya ve kâinatın gizli ve açık sırlarını bilmez. Al­lah'tan başka kimse geçmiş ve gelecekten haber veremez.

"De ki: 'Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah'tan başka kimse bil­mez.'" (Neml; 65)

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onu ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa O hepsini bilir. Ağaçlarda bir yaprak düşmez ki Al­lah onu bilmesin. Arzın karanlıklarında tek bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı mübinde bulunmasın." (En'am; 59)

d) Allah'tan başka kimsenin kapısı çalınmamalıdır; kimse için adak verilmemeli, kurban kesilmemelidir. Allah'ın adı anılmadan kurban edilen veya kesilen her hayvanın eti haramdır. Kur'ân-ı Kerîm'de en az dört yer­de Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanın haram olduğu belirtilmiştir.

(Bk: Bakara, 173, Maide: 3, En'am; 145 ve Nahl; 115). Maide sure­sinde ayrıca şöyle denilmiştir: "Size ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Al­lah'tan başkası için boğazlanan, boğularak, vurularak, düşerek, başka bir hayvan tarafından boynuzla vurularak telef edilmiş hayvanlarla, ca­navarın parçaladığı ve yetişip ölmezden evvel boğazlanmayan, dikili taş­lar üzerine kesilen hayvanların yenmesi ve oklarla fal bakmak haram kı­lındı." (Ayet; 3)

En'am sûresinde konuya şu açıklık ta getirilmiştir:

"Eğer O'nun (Allah'ın) ayetlerine inananlardan iseniz boğazlanırken üzerine Allah'ın ismi okunan şeyleri yeyiniz." (Ayet; 118)

"Üzerine, Allah'ın ismi zikrolunmayan şeyden yemeyiniz. Bunu ye­mek fısktır." (Ayet; 121)

e) Bütün kâinata rakipsiz hâkim olan Allah'ın hak, tasarruf ve selâhiyetleri, insanların bütün sosyal mesele ve faaliyetlerinde, meselâ ahlâk, kültür, medeniyet, toplum, ekonomi, siyaset, kanun, hukuk, barış ve savaş v.s. gibi alanlarda kabul edilmelidir. Kanun ancak Allah'ın.olmalıdır; hu­kuk ancak Allah’ın olmalı, başkalarına kanun hazırlama ve uygulama yet­kisi verilmemelidir. Allah'ın helâl ettiği helâl, haram ettiği haram olmalı­dır. Allah'tan başka hiçbir kimse, helâli haram veya haramı helâl etmeye yetkili kılınmamalıdır. Bütün kaide, kanun ve kuralların kaynağı ancak Allah ve O'nun kitabı olmalıdır, insanî meseleler hakkında Tek Allah'tan başka kimse söz sahibi olmamalıdır. İnsanlara gerçek anlamda, İnsanlar değil, Allah hâkim olmalıdır.

"İşlerinizden bir şey hakkındâ ihtilâf ettiğiniz zaman, onun hükmü ve fazlı Allah'a aittir." (Şura; 10)

"Yoksa, Allah'ın izin vermediği şeyi, dinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? Eğer fasıl kelimesi olmasaydı (azapların tehiri için hü­küm geçmemiş olsaydı) aralarında hüküm icra edilmişti bile." (Şura; 21)

Bu ayette kullanılan "ortaklar" kelimesinden insanların dua ve ibadet ettiği, adak ve kurbanlarını sunduğu ve uğurlarında bazı dinî merasimler yaptığı ilâh, tanrı ve tanrıçalar değil, insanların bazı hukukî ve içtimaî me­selelerde hâkim ve hakem olarak kabul ettiği kişiler kastedilmiştir. Bu ki­şilerin fikir, akide, ideoloji ve felsefelerine inanılmış, verdikleri değerler baş tacı yapılmış, ahlâk, fazilet, medeniyet, kültür ve evren ile ilgili kaide ve kuralları büyük kitleler tarafından benimsenmiştir. Aynı kişilerin tan­zim ettikleri kanun ve ilkeler geliştirdikleri gelenek ve görenekler dinde, siyasette, iktisatta, cemiyette, kültürde, sanatta, ticarette, hükümette dev­lette ve medeniyette birer şeriat olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Bu ayette, işte bu sapıklıklara dikkat çekilmiş ve İnsanlar uyarılmıştır.

"Onlar, alimlerini, rahiplerini, Meryem'in oğlu Mesih'i Allah'tan başka Rabb edindiler. Halbuki, onlara da, ancak kendisinden başka ilâh olmayan bir tek Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu. Allah onların şirklerinden münezzeh ve yücedir." (Tevbe; 31)

Hadislerden anlıyoruz ki, İslâmiyet'e giren ilk Hıristiyan olarak bilinen Hz. Adiyy bin Hâtem bir defasında Rasûlullah (a.s.)'ın huzuruna gelerek kendisine bazı sorular sordu; bu sorulardan biri de yukarıdaki ayetle ilgi­liydi. Adiyy bin Hâtem, alimlerin, rahiplerin ve Mesih'in Rabb edinilmesi­nin ne anlama geldiğini sordu. Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki, "Onların haram kıldıklarını sizin de haram olarak kabul etmeniz ve onların helâl kıldıklarını sizin de helâl olarak kabul etmeniz doğru değil midir?" Adiyy; "evet, bunu elbette yapıyorduk" dedi. Buyurdular; "işte bu, onları Rabb olarak kabul etmek demektir." Bu kurala göre, Kitabullah'ın dışında in­sanların hayatıyla ilgili bazı emir ve yasaklar getirenler aslında Allah'ın tanrılığına karışmış oluyorlar ve bu tasarrufları yapanlara tabi olan veya onların yanında yer alanlar ise onları bir bakıma tanrı derecesine çıkarmış oluyorlar.

"De ki: 'Görmez misiniz ki, Allah'ın size indirdiği rızıktan (kimini) helâl (kimini) haram, kılarsınız.' De ki, 'bunun için size Allah mı izin ver­di, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?'" (Yunus; 59)

"Dillerinizin yalana alışması dolayısıyla Allah'a yalanla iftira etmek için, 'Bu helâldir, bu haramdır' demeyiniz. Allah'a yalan iftira edenler iflâh olmazlar." (Nahl; 116)

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerdir... zâlimlerdir... fasıklardır..." (Maide; 44,45,47)

"Hevasını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün ya... Allah, onu bir ilim üzerine şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir per­de çekmiştir..." (Casiye; 23)

Böylece, Hz. Muhammed (a.s.)'in vaaz ettiği ve yaymaya çalıştığı tevhîd fikrinin vecibeleri, insanların sadece Allah'ı tek olarak kabul etme­leri O'na ibadet etmeleri, dua etmeleri, tapmaları ve başka kimselere dilek ve istekte bulunmamaları değildi; aksine bütün devlet, hükümet ve toplu­mun, kanun, düzen ve geleneklerini terk edip yalnızca Allah'ı kanun tan­zim eden ve tatbik eden olarak kabul etmeleri de gerekiyordu. Hz. Pey­gamber (a.s.) bile bu genel kuraldan müstesna değildi. Hz. Peygamber (a.s.)'in de diğer İnsanlar gibi Allah'ın verdiği kanunlara uyması gerekliy­di ve kendisi Allah'ın helâl veya haram kıldığı eşya ve kanunlarda herhan­gi bir tasarruf yapamazdı.

"Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan Rabbinden sana vahyolu­nana tabi ol." (En'am; 106)

"Allah'ın sana helal kıldığı şeyleri niçin kendine haram ediyorsun?" (Tahrim; 1)

Bu, aslında uluslararası ve evrensel bir devrime davetti. Kur'ân, sa­dece dini değil, bütün hayat düzenini değiştirmek istiyordu. Bu inkılabî fi­kir ve hareket tabii ki müşrik Arapları çileden çıkardı; ama en çok Kureyşlileri küplere bindirdi. Zira asıl menfaatleri zedelenen ve zarar gören onlardı. Bu fikir ve hareketin başarılı olması onların felâketi ve ölümü de­mekti ve bu sebeple, İslâmiyet'e en büyük muhalefet ve taarruz onlardan geldi.

25.1.3. Kureyşlilerin Muhalefetinin En Büyük ve En Temel Sebebi

Kureyşlilerin, Rasûlullah (a.s.)'ın İslam davasını kabul etmeleri halin­de karşılaşabilecekleri en büyük tehlikeye Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle işaret edilmiştir.

"Onlar, 'Eğer biz doğru yola uyar, seninle beraber olursak memleke­timizden çıkarılırız' dediler." (Kasas; 57)

Konuya ciddiyetle eğildiğimiz takdirde, Kureyşlilerin İslâmiyet'i ka­bul etmemeleri ve buna şiddetle muhalefet etmelerinin en büyük ve en te­mel sebebinin işte bu olduğunu göreceğiz. Bu noktayı iyice anlayabilme­miz için tarihe bir göz atmamız ve Kureyş'in o zamanki dinî, ekonomik ve toplumsal durumunu gözümüzün önüne getirmemiz gerekiyor:

Tarih, Kronoloji ve Antropoloji'ye göre Kureyşlilerin, Hz. İsmail'in evlâtlarından geldiği sabitti. Bu bakımdan, onlar Peygamberzâde, pirzâde sayılırlardı. Ayrıca, Kusayy bin Kitab'ın akıllı ve basiretli çalışmaları so­nucu Kureyş sülâlesi Mekke'ye yerleşip Kâbe'nin mütevellisi ve koruyu­cusu haline gelmişlerdi. Kâ'be'nin muhafızı ve bakıcısı olmak büyük bir şerefti ve bu sebeple Kureyşlilerin yıldızı günden güne parlamaya başla­mıştı. Arabistan'ın en büyük ibadet yeri onların elinde idi ve Arap kabile­leri arasında dinî lider durumuna yükselmişlerdi. Hac mevsiminde Kureyş kabilesinin üstlendiği çeşitli dinî görevler kendilerine ayrı bir önem ve avantaj kazandırıyordu. Hac zamanında Arabistan'ın dört bir yanından ge­len kabileler ister istemez Kureyşlilerle tanışma ve haşır-neşir olma fırsa­tını bulurlardı. Böylece, Kureyşlilerin tanımadığı veya iyi ilişkiler içinde bulunmadığı bir Arap kabilesi yoktu. İlişkilerin böylesine gelişmesinden yararlanan Kureyşliler ticarete ve işe alıldılar. Bizans ile İran imparator­lukları arasındaki çekişme ve sürtüşme ekmeklerine yağ sürdü. O döne­min uluslararası ticaretinde önemli bir rol oynamaya başladılar. O devir­de, Roma, Yunanistan, Bizans, Mısır ve Suriye'nin Çin, Hindistan, Endo­nezya ve Doğu Afrika ile olan bütün ticari bağlantıları İran tarafından en­gelleniyordu. Kala kala Kızıldeniz ticaret yolu kalmıştı; ama bu ticaret yolu da İran'ın Yemen'i ele geçirmesiyle kapanmış oldu. Bu durumda Arap'ların aracılığına büyük ihtiyaç vardı. Arap'ların bir yandan Bizans imparatorluğundan malları alıp Basra Körfezine ve Arap Denizine ulaş­maları ve diğer yandan, bu limanlar kanalıyla, Doğu ülkelerinden gelen mallan alıp Bizans imparatorluğuna götürmeleri ve yetiştirmeleri isteniyordu. Bu ihtiyaca cevap veren Arap tüccarları, özellikle Kureyşliler, kısa zaman içinde Mekke'yi önemli bir ticaret merkezine dönüştürdüler. Ara­bistan'da o dönemde anarşi, korsanlık ve soygunculuk her tarafa hâkimdi. Ticari kafilelerin yolları kesilir ve haydutlar ile korsanlar bütün mal ve mülkü alıp götürürlerdi. Ayrıca tüccarları acımadan öldürürlerdi. Fakat Kureyş sülâlesi bütün Arabistan'da sevgi ve saygı gördüğü için, onların yönetiminde veya himayesindeki ticari kafileler her tarafa korkusuzca gidebiliyorlardı. Durumu daha da garantiye almak amacıyla Kureyşli tüc­carlar, kafilelerinin geçtiği bütün ana yollarda ve kavşaklarda bulunan kabileler ile anlaşmalar imzalamışlardı. Bu anlaşmalara göre ilgili kabile­ler ticari kafilelere dokunmazlardı ve bunun karşılığında ticaret payı ve komisyonlar ile hediyeler alırlardı. Kureyşliler ayrıca, borçlar vererek faiz alıyorlardı ve bu şekilde pek çok Arap kabilesini kendilerine bağlamışlar­dı.

Bu ortamda Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın yeni bir din ve dava ile ortaya çıkması Kureyşlileri dinî açıdan tabii ki hayli kızdırdı ve sinir­lendirdi. Onlar atalarının din ve inançlarını terk etmek istemiyorlardı. Fa­kat onları asıl kızdıran ve çileden çıkaran şey, onların ekonomik ve sosyal çıkarlarına yönelik tehdid idi. Yeni dinin onların ekonomik ve ticari çıkar­larını ne büyük ölçüde zedeleyeceğini sezmekte gecikmediler. Arap'lar ve özellikle Kureyşliler, şirk aleyhinde ve Tevhid lehindeki delillerin ne ka­dar sağlam ve inandırıcı olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ama bu deliller ne kadar kuvvetli ve inandırıcı olursa olsun, yeni daveti ve İslâmiyet'i kabul etmeleri, kendi ölüm fermanlarına imza atmaları demekti, İslamiyet'i ka­bul etmeleri halinde her şeyin tersine döneceğinden korkuyorlardı. Ka'be ve puthanenin ayakta kalmasının gerekçesi ortadan kalkınca Kureyş'in dinî imtiyazları mütevelli ve koruyucu vazifesi, üstünlüğü, itibarı, önderli­ği, ve mali menfaatleri de ortadan kalkacaktı. Bununla birlikte, ticaretteki merkezi rolü de zedelenmiş olacaktı. Ticarî kafilelerinin emniyet içinde geçmeleri için çeşitli Arap kabileleriyle vardıkları sözleşmelere son veri­lecekti. Toplumdaki üstün mevkileri ve liderlik durumları da sarsılmış olacaktı. Kısacası, maddi ve ekonomik zenginlik ve refah dönemleri sona ermiş olacaktı. Dahası, belki de Mekke'yi, hatta kendi ev ve barklarını bile terk etmeleri gerekebilirdi. İşte Kureyşliler buna hiç razı değillerdi.

Ne var ki, onların bu kuşku ve kaygıları yersizdi ve onlar boş yere kendilerini helâk ediyorlardı. Düşüncelerindeki bu sakatlık maddeci ve dünyacı oluşlarından ileri geliyordu. Rasûlullah (a.s.) diyordu ki, "bakın ey Kureyşliler, size sunmakta olduğum kelimeyi okur ve davetimi kabul ederseniz, dünyalar sizin olacaktır. Arap ile Acem, Doğu ile Batı, hepsi sizin olacaktır." Fakat bu hayat müjdesi Kureyşlilere ölüm fermanı gibi geliyordu. Onlar, İslamiyet'i kabul etmeleri halinde, Arabistan ile İran şöyle dursun, o sırada sahip oldukları servet, şöhret ve şerefi de kaybede­ceklerini sanıyorlardı. Hak dinini kabul eder etmez kendilerine bir âfet ge­leceğini, bir felâkete uğrayacaklarını, evlerinden ve yurtlarından olacakla­rını düşünüyorlardı. Halbuki, sadece birkaç yıl sonra, İslâmiyet Arabis­tan'da iyice kökleşip yayılınca müslümanlar muazzam bir devlete ve hü­kümete kavuştular. Bütün Arabistan bu devletin bayrağı altında birleşerek her alanda büyük hamleler yapmaya ve müslümanlar ülkeler fethetmeye başladılar. Kureyşlilerin aynı kuşağı henüz hayatta iken, İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi kuvvetli ve muhteşem devlet ve imparatorluklar müslüman­lara tâbi oldular ve Hz. Peygamber (a.s.)'in mübarek sözlerini söylemesin­den sonra bir yüzyıl bile geçmemişti ki, yine Kureyş hanedanına bağlı ha­lifeler Hindistan'dan İspanya'ya ve Kafkasya'dan Yemen sahillerine kadar dünyanın önemli bir bölgesine hâkim oldular.

25.1.4. Kureyşlilerin Kuşkularını Ortadan Kaldırmak Amacıyla Kur'ân-ı Kerim'in Verdiği Cevaplar

Kur'ân-ı Kerîm'in Kasas sûresinde Kureyşlilerin bu kuşku ve kaygısı­na çok etkileyici bir cevap verilmiştir.

"Biz onları, tarafımızdan rızık olarak, her şeyin mahsûllerinin topla­nacağı emin bir haremde yerleştirmedik mi? Lâkin, onların çoğu bunu bilmezler." (Kasas; 57)

Bu, Allah tarafından, Kureyşlilerin ilk özür ve bahanesine verilen bir cevaptır. Burada bahsedilen harem, Kâbe'dir. Allahu Teâlâ demek istiyor ki, "ey Ehl-i Kureyş, Kâ'be'nin emniyeti, merkeziyeti ve dinî itibarı yüzün­den Mekke gibi verimsiz ve çorak bir araziye paralar su gibi akıyor. Dün­yanın dört bucağından ticaret mallan ve bunlardan elde edilen gelirler bu­raya geliyor ve toplanıyor. Ka'be ve Mekke'nin bu duruma gelmesi sizin marifetleriniz sayesinde mi olmuştur? Tabii ki hayır. Bundan 2500 yıl ön­ce Allah'ın bir kulu, karısı ve küçük bebeğiyle beraber, kupkuru dağlarla çevrili olan bu çorak vadiye gelmiş ve taşları taşlar üstüne koyarak bir ev yapmıştı. Daha sonra bunun Allah'ın evi olduğunu ilân etmiş ve insanların buraya gelip hac ve tavaf etmeleri için Rabbine yalvarmıştı. Bu Allah'ın bereketi ve şânı değilse nedir? Aradan 25 asır geçmesine rağmen bu ev hâlâ Arap'ların kutsal yeri olma hüviyetini muhafaza etmektedir. Bütün ülkede kan gövdeyi götürürken tek emin yer işte burasıdır. Herkesin iba­det ettiği ve hürmet ettiği yer burasıdır. Her sene binlerce insan buraya ge­lip hac eder. İşte bu evin mütevelliliği sayesinde siz de Arap kabilelerinin reis ve liderleri haline gelmişsinizdir. Para ve refah içinde yüzüyorsunuz. Dünya ticaretinde önemli bir rol oynuyorsunuz, işiniz iyidir. Bütün bunla­rı kimin sayesinde elde ettiniz? Siz, Allah'ın dinine, O'nun mesajına karşı çıkarak ve gösterdiği yoldan ayrılarak kısacası, O'nun nimetlerini inkâr ederek refah ve mutluluk içinde yaşamaya devam edeceğinizi mi sanıyor­sunuz?" Daha sonra şöyle buyurdu.

"Biz, geçimi ile şımarıp azmış nice memleket halkını helâk ettik. İşte onların meskenleri. Onlardan pek azı iskân edilmiştir. Onların mal ve memleketlerine biz vâris olduk." (Kasas; 58)

Bu, müşriklerin bahanesine verilen ikinci cevaptır. Burada denilmek isteniyor ki, zenginlik ve refah gelip geçici şeylerdir. Bunlar elden gide­cek diye Hak dinine yaklaşmak istemeyen Kureyşliler Âd, Semûd, Sabâ (Sebe'), Medyen ve Lût kavimlerinin ibret verici sonlarından ders almalı­dırlar. Zira, isimleri sayılan bu kavimler de bir zamanlar şan-şöhret, servet ve refaha, kısacası, istedikleri her şeye sahiptiler. Ama bunlar, Allah'ın ga­zabı ve azabından kurtulmalarına yetti mi? Servet, refah ve yüksek hayat seviyesi insanların nihaî hedefi olmamalıdır. İnsanlar bunlar için helâl ve haram arasındaki farkı unutmamalıdır, Hak'tan kaçıp batıla sarılmamalı-dır. Bundan sonra kendilerine şöyle hitap edildi.

"Senin Rabbin, memleketlerin merkezlerine, onlara ayetlerimizi oku­yan bir peygamber göndermedikçe o memleketleri helâk edici değildir. Biz, halkı zâlim olan memleketlerden başkasını helâk edici değiliz." (Kasas; 59)

Bu, Kureyşlilerin itirazına üçüncü cevaptı. Burada denilmek isteniyor ki, geçmiş devirlerde mahv ve helâk olunan uluslar baskı ve zulüm uygu­luyorlardı. Onların kötü gidişatına "dur" demek amacıyla Allah'tan ikaz eden ve kötü akıbetlerinden haber veren peygamberler geldi. Ama onlar söz dinlemediler ve korkunç bir akıbete uğradılar. Onlar gibi Kureyşliler de tavır ve davranışlarını değiştirmez ve doğru yola girmezlerse sonları acı olacaktır. Kendilerini uyarmak ve hidâyete götürmek üzere bir peygamber gelmiştir. Eğer bu peygamberin dediklerini yapmaz ve sadece kendi maddi menfaat ve refahlarını düşünürlerse onların sonu da geçmişin kavimlerinden farklı olmayacaktır. Kısacası, sonları iman ve inançtan de­ğil, küfür ve dalâletten dolayı kötü olacaktır.

"Size verilen her şey dünya hayatının metaı ve ziynetidir. Allah'ın nezdinde olan şeyler ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Akıllanmaya­cak mısınız? Kendisine herhalde mülaki olacağı güzel bir vaad ile söz verdiğimiz kimse, dünya hayatının zevkini kendisine tattırdığımız, sonra da kıyamet gününde azab için huzurumuza getirilmiş olan kimse gibi mi­dir?" (Kasas; 60-61)

Bu, Kureyşli müşriklerin itirazına dördüncü cevaptı. Allah’ın, Ku­reyşlilere verdiği bu cevabı iyice kavrayabilmemiz için şu iki noktayı ak­lımızdan çıkarmamalıyız:

Birincisi, insanların dünyadaki yaşantısı pek uzun sayılmaz, İnsanlar ancak birkaç yıl için dünyaya gelir, sonra da göçüp giderler. Bu, geçici bir yolculuktur. Onların daimi ve ebedi hayatı öbür dünyadadır. Orada sonsu­za dek yaşayacaklardır. O halde, dünyadaki geçici devrede İnsanlar ne ka­dar para, pul ve servet kazanırlarsa kazansınlar ve ne kadar bolluk ve re­fah içinde yaşarlarsa yaşasınlar, bir gün mutlaka öleceklerdir. Bütün mal ve mülklerini geride bırakıp gideceklerdir. Bu sebeple, akıllı bir insan, dünyadaki bu geçici refah ve mutluluğa ahiretteki rahat ve huzuru tercih eder. İnsan, ömründe, dünyadaki sıkıntı ve güçlüklere katlansa da öbür dünyada sonsuza kadar bolluk ve mutluluk içinde yaşayabilir.

İkincisi, gerçekler her ne kadar yukarıda belirttiğimiz gibi olsa da, Hak dini, insanlardan dünya nimetlerini durup dururken terk etmelerini is­temez. İslam, insanların sahip olabilecekleri veya oldukları imkân, servet ve bolluğu ellerinin tersiyle itmesini talep etmez. İslam, sadece insanların akıllı davranmalarını, dünyanın cazibesine kapılıp âhireti unutmamalarını, nihaî gayelerinin bu dünya değil, öbür dünya için hazırlık yapmaları oldu­ğunu vurgulamak ister. Dinimiz, bu dünyanın fâni ve geçici, halbuki öbür dünyanın kalıcı ve daimi olduğuna işaret ederek âhiretteki rahat ve huzuru düşünmemizi tavsiye eder. Fakat, mesele dünya ile âhiret arasında bir se­çim yapmak ise, o zaman insanların kendi sağduyularına dayanarak âhireti seçmelerini talep eder.

Bu iki noktayı gözümüzün önünde bulundurarak yukarıdaki ayetlerde Allah'ın Mekkeli kâfirlere ne demek istediğine dikkat etmeliyiz. Cenâb-ı Allah, Kureyşlilerin kendi ticaretlerine ve işlerine son vermelerini veya Peygamber Hazretlerinin (a.s.) sözlerine uyarak fakirlik ve sefalete itilme­lerini istemiyor. Allah sadece şunu demek istiyor. Sizin uğrunda deli divâne olduğunuz dünya nimetleri ve zenginlikler, âhiretin nimetleri ya­nında birer hiçtirler. Ahiretteki nimetler, dünyadakiler gibi ne geçicidir ne de nitelik bakımından az veya kötüdür. Böyle bir durumda, yalnızca dünyevi ve geçici nimetlere kanarak kalıcı nimetleri reddetmek akılsızlık değilse nedir? Siz kendiniz karar verin; dünyada Allah'ın ve Peygam­ber (a.s.)'in sözlerini dinleyip biraz sıkıntı çekmek mi daha iyidir, yoksa mahşerde suçlu olarak Allah’ın karşısına çıkmak ve kalıcı nimetlerden uzun süre mahrum kalma cezasına çarptırılmak mı? Daha sonra şöyle de­nilmiştir.

"Kıyamet günü, Allah onlara nida edip, 'bana şerik olduklarım zan­nettikleriniz nerede?' buyuracak." (Kasas; 62)

Kur'ân-ı Kerîm'in bu sözleri de dördüncü itiraza verilen cevap ile ilgi­lidir. Burada, sadece dünyevî çıkar ve rahatlıklar uğruna doğru yolu kabul etmeyenlerin, şirk ve küfürlerinde ısrar edenlerin, öbür dünyadaki daimi ve ebedi hayat sırasında ne kadar zor duruma düşecekleri anlatılmıştır.

Bütün hamdlar sadece Allah’adır.