İTAAT VE KULLUK
Imam Ibn-I Teymiyye
İtaat ve kulluk, yüce Allah'ın sevip razı olduğu gizli açık bütün söz ve hareketleri içine olan bir kavramdır.Namaz, zekat, oruç, hac, doğru söz, doğruyu, ayetlerle bildirilen emirleri bildirmek, ayetlerin yasakladıklarından insanları alıkoymak, dini reddedip düşmanlık yapanlara, dinden göründükleri halde onu gizli gizli arkadan vurmak isteyen münafıklara karşı savaş açmak; komşuya, yetime, fakire, yolda kalmış gariplere, boğaz tokluğuna çalışan kölelere ve hayvanlara yardımda bulunmak; Kur'an'da olanları anlamak niyetiyle okumak, Allah' dan istemek, konuşurken Allah'ın emirlerini 'konuşmak, anlatmak ve benzeri gibi iş ve hareketlerin hepsi itaat ve kulluğun ifade ettiği mânâ ve kavram içine girerler...
Allah'ı ve Resulünün sevmek, Allah'tan başka hiç kimseden -korkmamak, sadece Allah'a -boyun eğmek, O'nun emrettiklerini rızasını kazanmak niyetiyle yerine getirmek; insana -kötü gibi gelen hareket ve işlerde Allah'ın hükümlerine uyup sabretmek, 'kaza ve kaderine hak nazarıyla bakmak; elinden geleni yaptıktan sonra hükmü Allah'a bırakmak, affediciliğine sığınıp, azabından korkmak ve benzeri bütün hal ve telâkkiler hep itaat ve kulluk kavramı içine girerler.Böylesi itaat ve kulluk, Allah'ın sevdiği, rıza gösterdiği ve insanları bunu yerine getirmek için yarattığı temel amaçtır. Yüce Allah buyuruyor ki: "İnsanları ve cinleri sadece bana itaatle kulluk etsinler diye yarattım!" (Zariyat: 56)
Hz. Nuh'un dilinden şunları aktarıyor: "Allah'a itaatle kulluk edin. Sizin O'ndan başka itaatle sorumlu olduğunuz bir efendiniz yoktur!" (A'raf: 58) Bütün nebi ve resuller de zaten sadece bu maksat için gönderilmişlerdir. Hz. Hûd, Şuayb, Salih ve diğer bütün nebiler de insanlara aynı şeyi söylemişlerdir. "Allah'tan başka hiç kimseye bir borcunuz yok tur. Onlar sizin ümmetiniz, ben de sizin Rabbinizim, O'nun için yalnız benden korkun!"(EI-Müminun: 51 ve 52) İtaatle kulluk görevi öyle bir temel görevdir ki, Allah bizzat kendi Resulünü de bu görevle görevlendirmiştir: "Ölüm gelip seni alıncaya kadar Rabbine itaatle kulluk et" (Hicr: 99)
Gene yüce Allah, melekleri de tıpkı Resuller gibi kendisine kul olmakla yükümlü saymıştır. İşte Kur'an ayeti:
"Göklerde ve yerde her ne varsa hepsi de O'nundur. O'nun huzurunda olanlar O'na kulluk etmekten asla büyüklenip kaçmazlar, onlar yorulmazlar da. Ve yine onlar gece-gündüz demeden O'nun emirlerini tekrarlarlar ve her türlü zaaftan uzak tutarlar." (Enbiya. 19 ve 20)
Bir başka ayet: "Hiç şüphe yok ki, Allah'ın huzurunda olanlar, O'na kulluk etmekten asla küçüklük duymazlar. Daima O'nu hatırlarlar ve büyüklüğü karşısında boyun eğerler." Yüce Allah kibirlerinden, büyüklük taslamalarından ötürü itaatle kulluktan kaçanları kötülüyor ve tehdit ediyor:
"Rabbiniz buyurdu ki; "Benden talep edin, ben de vereyim. Kendini büyük sanıp bana kulluk yapmaktan, benden istemekten kaçınanlar horlanmış ve hakir bir biçimde cehenneme gireceklerdir." (Mümin: 60)
Yine yüce Allah, yaptıklarıyla, işledikleriyle cenneti hak etmiş insanları da KUL olarak vasıflandırıyor ve buyuruyor ki: "O kâfur bir pınardır ki, onu ancak Allah'ın kulları içerler, onu nereye olursa akıtırlar, kolayca kullanırlar." (İnsan: 6)
İşte başka ayetler: "O acıyan yüce Allah'ın kulları ki, onlar yeryüzünde vakâr ile büyüklenmeden gezerler, beyinsizler kendilerine söz söyledikleri laf attıkları zaman "haydi işinize gidin" der başka cevap vermezler. Gene o kullar ki, geceleri Rableri için secdeye kapanırlar ve kıyam ederler." (Furkan: 63 ve 64)
Hicr Sûresinin 39 ve 40. ayetinde, "Şeytan, "Rabbimin beni azdırdığı gibi, ben de muhakkak O'nun kullarını azdıracağım, yeryüzünde fenalık yapmalarına vesile olacağım. Ancak onlardan samimi inananları elbette ki azdıramam" dediği zaman, yüce Allah, "İşte bu söylediğinde doğrusun! Benim emirlerime samimi bir biçimde inanıp kulum olanlar üzerinde senin hiçbir hükmün yoktur ve olamaz ta. Ancak sapıklar senin gösterdiğin azab yolunda gider olsunlar." (Hicr: 41, 42 ve 43)
Ortağı bulunmayan, hükümde hiç kimseyi kendisine eş kabul etmeyen yüce Allah, meleklerini de KUL olarak vasıflandırıyor. İşte ayetler: "Rahman evlat edindi dediler. O'nun şanı bu halden çok yücedir, böyle zaaflardan uzaktır. Hayır onların evlât dedikleri, Allah'ın ikramına ulaşmış KUL'dan başka bir şey değildir." (Enbiya: 26)
"Bunlar sözleriyle asla Allah'ın önüne geçemezler, olduğu gibi O'nun emri ile hareket ederler. Önlerindekileri de arkalarındakileri de O bilir. Bunlar O'nun rızasını kazanmış olanlardan başkasına şefaat da edemezler. Onlar Allah korkusuyla tir tir titreyen kullardır." (Enbiya: 36-38)
"Allah bir evlât edindi dediler. Yemin ederim ki çok çirkin bir söz söylediler. Onlar Allah'ın bir oğlu olduğunu iddia ettikleri zaman neredeyse gökler paramparça olacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp dökülecekti. O Allah'a evlât edinmek asla yakıştırılamaz. Yerlerde ve göklerde her ne varsa hiç istisnasız O'na kul olarak yaratılmışlardır. Andolsun O bunları hem topluca hem de teker teker sayıp döküm etmiştir. Ve onların her biri tek tek, bir başına O'nun huzuruna gelecektir." (Meryem: 88-93)
Kendisine İlah nazarıyla bakılan ve Allah' m oğlu olduğu iddia edilen Hz. İsa hakkında yüce Allah şöyle buyuruyor: "O (İsa) bizim nimet verdiğimiz, İsrail oğullarına bir ibret dersi alsınlar diye örnek yaptığımız kulumuzdan başka hiçbir şey değildir."{Zuhruf: 59) İşte bundan ötürü Allah'ın Resulü şu sözleri söylemiştir: "Hıristiyanların, Meryem oğlu İsa'yı uçurdukları gibi, siz de benî lüzumundan çok methederek uçurmayınız. Ben ancak bir kulum. Bana onun için sadece Allah'ın kulu ve Resulü deyiniz." (Buharî)
Allah, Resulünü en yüce hali olan Miraç anında bile onu KUL olarak vasıflandırıyor; "O Subhan ki, kulunu geceleyin götürdü."(İsra: 1) Vahiy'den bahsederken de yine KUL deyimini kullandı: "Kuluna vahyettiği şeyi vahyetti." (Necm:10) Dua, isteme hakkında da şöyle buyurdu: "Şu gerçek vahyedilmiştir:Allah'ın kulu O'ndan istemeye kalktığında, neredeyse onlar (cinler) etrafında keçeler gibi dertop oluyorlardı." (Cin: 19)
Kur'an'ın doğruluğu hakkında Yüce Allah meydan okuyup diyor ki: "Eğer kulumuza kısım kısım indirdiğimiz Kur'an'ın bizden geldiğinde şüpheniz varsa. O zaman onun içindeki surelere benzer bir tanecik sûre getirin de görelim!" (Bakara: 23)
Başlangıçtan bu yana naklettiğimiz bütün Kur'an âyetlerinde KUL ve KULLUĞUN vasıflarından bahsedilmektedir.Bütün bu âyetlerden anlaşılmaktadır ki, dinin tamamı itaatle KULLUĞUN ifade ettiği mânâ içindedir. Cebrail'in bir Arabî kıyafetine bürünerek Resule, İslâm, iman ve ihsan hakkında sorular sorduğu rivayet edilmiştir.Bunun gerçek olduğunu, Allah'ın Resulü bir gerçek hadislerinde şöyle anlatmaktadır:
"Cebrail bana "İslâm'dan haber ver, nedir İslâm?" diye sorduğunda, şöyle cevap verdim: "Allah'tan başka kulluk yapılacak bir merci bulunmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna iman etmen, Ramazan orucunu tutman, namaz kılman, zekât vermen ve gücün varsa Hac yapmandır." Cebrail'in "İman nedir?" sorusuna ise şu cevabı verdim: "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra yeniden dirilmeye, kadere, hayrın da şerrin de yaratıcısının Allah olduğuna inanmandır."
En son olarak Cebrail "İhsan nedir?" diye sormuştur. Buna Allah'ın Resulü şu cevabı vermiştir: "Sanki Allah'ı görüyormuşsun gibi O'na itaatle kulluk etmendir. Zira sen onu görmüyorsan da, O'nun seni gördüğünü bilmelisin." Hadisin sonunda buyurmuştur ki: "Bu gelen Cebrail'dir ve size dininizi öğretmek için bana sorular sormuş, cevaplarını istemiştir. Kendisi için değil, sizin içindir bu cevaplar." Zikredilenlerin nakledilenlerin hepsini dinden saymış ve din çerçevesinde açıklamıştır bunları.
- · Din
DİN deyimi,boyun eğme, teslim olma kendini her şeyden büyük görmeme tevazu anlamını içinde taşıyan bir deyimdir Din kelimesinin etimolojik kökünden Araplar "denet hûf-e dâne" deyimini çıkarırlar. Yani, "Onu aşağıladı, boyun eğdirdi. O da acizliğini kabul edip boyun eğdi" demektir. Yine Din kökünden; "nedînullahe ve nedînû lülahî" cümlesini çıkarırlar ki, "Allah'a itaatle kulluk eder ve yalnız O'na boyun eğeriz." demektir. Allah'ın dini demek O'na itaat etmek.O'na kulluk etmek, O'na boyun eğmek demektir. .İbadet, itaat ve kulluğun gerçek anlamı da buna bağlı olarak boyun eğmek, O'nun büyüklüğü önünde kendinin küçüklüğünü bilip ona göre hürmet etmektir.
Arablar; "İbadethanelerin yolu alçak gönüllülük olduğu zaman, ayakları kendine çeker." derler. Fakat İslâm'da emrolunan ibadet kulluk alçak alçakgönüllülük ve sevgi anlamlarının hepsini birden içinde taşır.
ALLAH'A KARŞI ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK VE SEVGİ
Sevginin en ileri derecesi kulluk, en alt derecesi ise ilgidir, ilk başta insan kalbi sevgiliye ilgi ve alaka duyar, zaman geçtikçe, sevgi derinleştikçe sevdiğini sayıklamaya başlar.Daha ilerde kalpten bir sevgiyle insan çılgına döner. İşte bundan sonra sevgi aşka dönüşür.Aşktan sonra ise.kulluk, itaatkârlık derecesine yükselir.Allah'a itaatkarlıkla kul olan kişi O'nu son derece seviyor, hürmet duyuyor, alçak gönüllülük gösteriyor demektir.
Bir kimse sevmediği, nefret ettiği bir insana hürmet edip boyun eğerse, ona kulluk ediyor sayılmaz. Bir başka şekilde, tersine olarak, bir kimse bir kimseyi sevse ve fakat hürmet ve saygı duymasa, gene kulluk ediyor sayılmaz. Bir insan çocuklarını yahut arkadaşlarını sever, fakat bu sevgi kulluk değildir. İşte aynen bu durumdadır yukarda tanımlanan kişiler.
Bundan ötürü, Allah'a kulluk yapmada, sevgi yahut saygıdan birinin bulunması yeterli olamaz. Allah, kula her şeyden daha sevgili ve saygıdeğer olmalı, Kul Allah'ı her şeyden daha yüce, daha azametli bulmalı. Yani, Allah'ı her şeyden daha fazla sevmeli, boyun eğmeli, alçakgönüllülük göstermeli ki, insanoğlu KUL olabilsin. Kul bilmelidir ki. Allah'tan başkasına beslenen aşırı sevgi aldatıcı, aşırı saygı da çirkin ve batıldır. Bu durumu âyeti kerime ne kadar da güzel açıklamaktadır:
"De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinizdeki mallar, zarar etmekten korktuğunu ticaret ve hoşunuza gitmekte olan konutlar ,size, Allah'tan, O'nun Resulünden ve O'nun yolundaki cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri ve hükmü gelinceye kadar bekleyedurun. Allah günahkârlar güruhunu asla himaye etmez, doğruluklarını kabul etmez." (Tevbe.- 24)
Belli oluyor ki, en ileri derecedeki sevgi ve muhabbet, sadece Allah'a ve O'nun Resulüne gösterilenidir. Zira itaat sadece Allah'a ve O'nun resulüne yapılır. KUL sadece Allah'ı ve resulünü razı etmek zorundadır. Ayette şöyle buyruluyor: "…Allah'ı ve resulünü razı etmeleri kendileri için daha hayırlıdır." (Tevbe: 62)
İtaat ve kulluk ve buna uygun düşen tevekkül, korku ve benzeri şeylere gelince; bunlar da sadece Allah için olur. Çünkü yegâne terbiyeci Allah'tır. Yüce Allah buyuruyor:
"Resulüm, de ki : "Ey ellerinde kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar! Bizim ve sizin aranızda müşterek olan kelâma gelin. Allah'tan başkasına itaat ve kulluk yapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş ve ortak tutmayalım. Allah'ı bırakıp birbirimizi terbiyeci kabul etmeyelim. Şayet ellerinde kitap bulunanlar bu davetine icabet etmezlerse, o zaman şöyle söyle: Şahit olun ki, biz gerçekten Müslüman olanlarız." (Âlî-İmran: 64)
Başka bir âyette de şöyle buyrulmaktadır: "Eğer onlar Allah'ın ve Resulünün kendilerine verdiklerine razı olsalardı da, "bize bu yeter, bize Allah yeter ki, o Allah Lütuf ve kereminden biz acizlere verendir, Resulü de öyle. Biz ancak Allah'ın verdiklerine itibar ederiz." deselerdi." (Tevbe: 59)
İnsanların uygulayacağı hükümleri koymak sadece Allah'a ve Resulüne ait bir iştir. İşte bu hususta Allah'ın buyruğu:
"Resulüm size ne verdiyse alın, neyi de yasakladıysa ondan sakının!" (Haşr. 7)
Güvenilmek ve yeterli bulunmak gibi yüce vasıflar da yalnız Allah'ındır. Nitekim Yüce Allah buyurmaktadır: "Onlar o kimselerdir ki, insanlar onlara; "düşmanlarınız size karşı büyük ordular hazırladı, korkun onlardan!" dedikleri zaman, bu sözler onları korkutmadı, aksine imanlarını artırdı ve bir de üstüne "Allah bizim için yeterli bir koruyucudur ve o ne güzel bir koruyucudur!" dediler." (Âlî-İmran: 173) Bir başka Allah kelâmı: "Ey Nebi! Allah sana ve senin izinde olanlara yeterlidir, başka desteklere ihtiyaç yoktur." (Enfal: 64) Bir başka âyetinde de şöyle buyuruyor: "Allah kuluna her konuda yeterli değil mi?" (Zumer 36)
Bu ayeti kerimede abid, yani Kul; Allah karşısında aciz ve yetersiz olduğunu Allah'ın lütuf ve keremine muhtaç olunduğunu bilmek; sadece O'nun tasarruf ve hüküm sahibi öldüğüne kesin inanç anlamına gelmektedir. Bu anlamda ki kullukta, ister sadık olsun isterse fasık ister mümin olsun isterse de kâfir, ister cennet ehli olsun isterse de cehennem, bütün insanlar Allah'ın kuludur. Çünkü Allah bütün insanların yaratıcısı ve tedbirleriyle kuşatıcısıdır. O'nun tespit ettiği tabii kanunların dışına hiç kimse çıkamaz. İstese de istemese de. O'nun koyduğu doğa kanunlarına uymak zorundadır.Hiç kimse O'nun kudretinin ve isteklerinin dışına çıkamaz, ister Allah'a verdiği iman sözünden dönen fasık, isterse verdiği bu söze sadık olsun, kimse Allah'ın hükümlerini değiştiremez.İnsanlar ister istesinler ister istemesinler Allah'ın istediği şey mutlaka olur. Allah istemediği taktirde kimsenin istekleri sonuca ulaşamaz.
"Onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Boşuna! Göklerde ve yerde her ne varsa, isteseler de istemeseler de O'na çevrilip götürüleceklerdir." (Âlî-İmran: 83)
Demek ki Allah bütün varlıkların yaratıcısı, terbiye edicisi, rızık vericisi, öldürücüsü ve dirilticidir. Temayülleri istediği yöne çeviren ve işlerinde ortaksız yetki ve tasarruf sahibi yegâne kudret Allah'u Teâlâ'dır.. Hiç kimsenin, hiç bir varlığın Allah'tan başka terbiyecisi ve sahibi yoktur. Her şeyi yaratan, yarattıkları için kanun koyan, hareket ettiren sadece O'dur. İnsanlar ister kabul etsinler isterlerse etmesinler, ister bilsinler isterlerse de bilmesinler, sonuç değişmez, gerçek asla bozulmaz.
İnsanlardan Allah'a, Resulüne, Resul aracılığı ile indirilen kitaba inananlar bunları bilirler. Bildikleri için imanları daha da çok artar. Allah'ın acımasını umarak, azabından korkarak, O'na teşekkürle kulluklarını pekiştirirler. Bu gerçekleri kendilerini büyük sayanlardan başkası reddetmez. Kendilerini bir kudret sahibi sandıkları için gerçekleri reddedenler çok kötü bir durum içindedirler. Onlar Allah'ın yegane yaratıcı ve terbiyeci olduğunu bildikleri halde, bu bilgilerini açıklamaz, itiraf etmez ve O'na boyun eğmezler. Bildikleri halde, kibirlerinden ve kendilerini bir şey zannetmelerinden ötürü gerçeği kabul etmeyenler gerçekten büyük zarardadır. Zira Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kalpleri ve vicdanları bunların tam doğru olduğuna kanaat getirdiği halde, büyüklenmeleri ve zulüm etme temayülleri sebebiyle gerçekleri inkâr ettiler. O art niyetli bozguncuların halleri bak nice oldu!" (En-Neml: 14)
Bir başka âyeti celile: "Kendilerine kitap verdiklerimiz, resul ve nebilerimizi öz oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle olduğu halde bazı rabbaniler gerçeği halktan, sade insanlardan saklarlar, bile bile insanlarla hakkın arasına girer, gerçeği örterler." (Bakara: 146)
İşte o gözümün nuru âyetlerden biri daha: "Onlar senin doğru söylediğini biliyorlar. Ama gene de o zalimler, Allah'ın âyetlerini inatla inkâr ediyorlar." (Enam: 83)
Kul, Allah'ı gerçek terbiyeci, yaratıcı olarak kabullenir kendisini O'nun kudreti karşısında aciz ve muhtaç durumda görürse, Allah'ın gerçek emir sahibi olduğunu görür ve kendisinin sadece bir kul olduğunu idrak eder. Böyle kullar, istediklerini yalnız Allah'tan ister, yalnız O'ndan yardım bekler. Sadece O'na boyun eğer ve yalnız O'na alçak gönüllülük tevazu içinde yalvarır, O'nun verdiklerine ve vereceklerine gönüllü bir biçimde razı olur.
Fakat insan Allah'ın emirlerine bazen itaat eder, bazen isyan ederse, kulluğu ve itaati bazen Allah'a, bazen şeytana yaparsa, emirlerini kendini rab ilan edenlerden alırsa, bu hal cennet ehli ile cehennem ehlini birbirinden ayıran bir ölçek olur.Böyle kişiler, bu şekildeki kullukları ile müminler safına giremez. Çünkü Allah'ımız şöyle buyuruyor: " Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler." (Yusuf-106)
Gerçekten de yaratıp rızk verici olarak kabul ettikleri halde gene de Allah'tan başkasına itaat ve kulluk etmektedirler insanların bir çoğu. İşte âyet: "Andolsun ki, o müşriklere "şu gökleri ve bu yeri kim yarattı" diye soracak olsan, onlar; "muhakkak ki Allah'tır" diye cevap vereceklerdir." "De ki: "Kimin o arz ve ondaki bütün varlıklar, biliyor musunuz?" Onlar; "Allah'ındır" diyeceklerdir. Öyleyse "onları düşünüp Allah'ın kudretini idrak edemiyor musunuz?" diye sor. Yine onlara de ki: "O yedi göğün sahibi kim? O çok büyük arşın rabbi kim? Onlar; Allah'tır" diyecekler. O halde de ki: "Bunları bildiğiniz halde, bütün varlıkların sahibi olan Allah'tan niçin korkmuyorsunuz? Yine de ki: "Her şeyin mülkiyeti ve bütün hazinelerini elinde tutan kimdir? Kimdir hiçbir şeye ihtiyacı olmayan? Korunmaya muhtaç olmayan? Eğer biliyorsanız bana bildirin," Onlar yine şöyle cevap verecekler: "Allah'tır." O halde onlara söyle. "Bunları biliyorsunuz da, neden aldatılıyor ve Allah'a ortaklar koşuyorsunuz?" (EI-Müminun:84-88)
Gerçekten de, varlıklar âleminin sahibini bilmek hususunda bütün insanlar birbirinin aynıdır. İnsanoğlu fasık da olsa, mümin de olsa, kâfir de olsa, sadık da olsa, bütün bu varlıkların sahibinin Allah olduğunu bilir, bilebilir ve itiraf da eder. Hatta o kadar ki şeytan ve ona bağlı cehennem ehli de bilir ve itiraf eder. Nitekim iblis demektedir ki:
"Ey Rabbim! O halde insanların tekrar diriltilecekler! güne kadar bana mühlet ver!" Yine İblis şöyle demişti: "İblis; "Rabbim" dedi: Beni azdırmandan ötürü and olsun ki ben de insanları günahlarla süsleyeceğim ve onların hepsini de azdıracağım." (Hicr: 39) Ve gene İblis: "Öyleyse yüceliğine yemin ederim ki, onların hepsini azdıracağım" (Şad; 89) Yine İblis: "Şu benden üstün saydığını gördün mü Nesi varmış onun da benden üstün tuttun onu? Yemin ederim ki, bana kıyamet zamanına kadar izin verirsen, onun soyundan gelecek olanları çok azı müstesna olarak kötülükte peşimden sürükleyeceğim." (İsra: 62)
Bu varlıklar alemindeki her şeyin sahibinin, yaratıcısının, terbiyecisinin Yüce Allah olduğunu İblis de yukarıdaki ve daha birçok âyetlerdeki iradelerine bakılırsa kabul ediyor ve kabul ettiğini itiraf ediyor. Cehenneme hak kazanmış olanlar da bu gerçeği kabul ederler ve şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Aldanmışlığımız bize hakim olmuştu. Onun için doğru yolda olanlardan ayrılmış olduk." (Muminun 106)
Gene cehennem ehli şöyle der.-"Rablerinin huzurunda suçlu suçlu durdukları zaman sen onları bir görsen! Allah huzurunda duran o cehennem ehline: "Size bildirdiklerim hak değil miymiş. Emirlerimi yerine getirmediğiniz takdirde sizin için vaat ettiğim şu cehennem de sizin için hak değil midir?" Onlar: "Evet, Rabbimize yemin ederiz ki, bizim için belirlediğin ceza haktır." (Enam: 31)
İşte cehennem ehli de, varlık âleminin gerçeklerini olduğu gibi kabul ve ikrar etmektedir. Bir kimse bu varlıklar âleminin gerçeklerinden bir gerçeği müşahede eder, fakat Allah'ın uluhiyetine ait kulluktan, Allah'ın Resulüne itaatten ibaret olan dini hakikati yerine getirmez, itaatten ve kulluktan geri durursa, iblis'in ve cehennem ehlinin yaptığı işlerden birini yapmış olur.Böyle olmalarına rağmen, Allah'ın kevni âlemini müşahede edebildiklerinden dolayı, onlar için Allah indinde güçlü bir yer, makbul bir makam var kabul ederek, onların itaat ve kulluktan muaf oldukları zannedilirse; bunlar Allah'ın evliyası ve marifet ehli olarak kabul edilirlerse, böyle itikat edenler, İblis ve cehennem ehli zümresinden olurlar.
Varlık âleminin bazı gerçeklerini keşfetmek, kavramak bâşka, itaat ve kul olmak gene başkadır. Herhangi bir kimse "hızır ve benzeri şeyler bana ilahî emirler getirdi" derse, bu ve buna benzer sözleri Allah'a ve Resulüne karşı çıkan ve kâfir olan zümrenin sözlerine benzer.
KUL - İLAH
- · Kul
KULLUK - Abidlik bir ikinci mânaya gelir ki, bu mâna özeldir, lokaldir. Belli ölçüleri vardır. Böyle bir kulluğa herkes, bütün insanlar sahip olamaz. Böyle bir abidlik, bu çeşit bir kulluk insan için en bulunmaz bir nimettir. Allah'ın vermiş olduğu bütün kabiliyetleri ve o kabiliyetlerle ulaşılacak her türlü ihtiyaç maddesini, Allah'ın dediği biçimde kullanmak mânasına gelen bu tür kulluk, sadece Kur'an âyetlerine bağlanmakla mümkün olur. Allah'tan başkasına ibadet etmeyen, Resulü vasıtasıyla gönderdiği Kur'an'dan başka kitap kabul etmeyen, kabul ettiği Kur'an'ın bütün prensiplerini elinden geldiğince yerine getirmeye çalışan; Allah'ın dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilen bir ibadettir bu üstün kulluk makamı. Böyle bir kulluk sadece Allah'a ait kılınır. Her türlü hükümdarlık hakkı Allah'a aittir böylesi bir kullukta. Bu yüce kulluk makamı, 'LÂ İLAHE İLLALLAH' kelimesiyle ifadesini bulmaktadır.
Allah'ın yegâne terbiyeci olduğunu kabul etmek ve kabul ettiğini de gerek dil ve gerekse fiilen ikrar etmek bu kulluğun gereğidir.Yalnız O'na itaatle kulluk etmek, O'ndan başka hüküm ve marifet sahibi, kudret merkezi kabul etmemek bu ikinci tür yüce kulluktur ki, bu tiplerden başkası imkânı yok bu tür kulluğun ifade ettiği mâna içine giremezler. Bir insan Allah'ın her şeyin yaratıcısı, terbiye edicisi, geliştireni olduğuna inanır, fakat O'nu yegâne itaat ve ibadet edilecek kudret bilmez, başkalarının sözlerine ve emirlerine de itaat ederse, gerçek anlamda ikinci kulluk makamına girmez.
- · İlah
İlah; yüce ve tam tecezzi kabul etmez sevgi ve saygıyla, yüceltme ve ikramla, korku ve ümitle kalbin titreyerek yöneldiği, tâbî olduğu kudrettir. İşte bu çeşit itaatle kulluktan razıdır yüce Allah. Böylesi bir kulluğa abidlik demektedir İslâm dini. Yüce Allah seçkin kullarını bu şekilde tanımlamıştır. Resul ve nebilerini de bu maksadı hasıl ettirmek için göndermiştir. Abd, kulluk, yaratık ve mahlûk anlamına gelirse, böyle bir anlam içinde Allah'a inanan da inanmayan da birbiriyle eşittir. Böyle bir anlamda mümin de müşrik de aynı statü içindedir. Herkes Allah'ın yarattığı mahlûk ve dolayısı ile kuludur. Abdin, kulluğun bu iki mâna arasındaki farktan, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu kulluğuna, ibadetine, dinine, şer'î emirlerine dahil olan ve bu işleri mükemmel bir biçimde yerine getiren insanları kendisine dost ve veli edineceği, cenneti onlara ikram edeceği çıkmaktadır. Dinî hakikatlerle, müminin, kâfirin, sadıkın, facirin müşterek ve eşit olduğu ve varlıklar alemindeki gerçeklere bağlılık arasındaki fark anlaşılır.Bir kimse,sadece varlıklar alemindeki muşahhas gerçeklerle yetinir, dini gerçeklere aldırış etmezse lanete uğramış iblisin arkasında olan cehennemlik grubundan olur.
Bir kimse dini hakikatlerden bir bölümünü kabul, bir bölümünü inkar ederse, inkar ettiği oranda, Allah'a yakınlık makamını kaybeder.
ALLAH'TAN BAŞKA ŞEYLERE KULLUK ETMEK
Herkesin sadece Allah'ın kulu olduğunu anlattıktan sonra; malûmdur ki, insanlar bu vasıfta diğer yaratıklardan ve de birbirlerinden derece olarak farklıdır. İyilikleri, üstünlükleri birbirine benzemez. Bu fark imanla, inanmayla ilgili bir farklılıktır. Bu vasıfta insanlar, genel olarak topluluk, halk ve seçkinler olarak ikiye ayrılırlar. Yani, hususi ve umumi olarak vasıflanırlar. Bundan dolayıdır ki, Allah indinde onlar için hususilik ve umumilik diye iki değerlendiriş vardır. Gene bundan dolayı, bu ümmette şirk, karıncanın izinden daha gizli bir mahiyet taşır. Sahih bir hadiste Yüce Resul şöyle buyurmuştur:
"Paranın kulu yüzüstü sürünsün, helak olsun! Dinar'ların kulu yüzüstü sürünüp helak olsun. Şatafatlı, gösterişli elbiselerin kulu yüzüstü sürünsün. Midesinin kulu yüzüstü sürünsün ve helak olsun! Yıkılıp başı aşağı gelsin. Bir kötülüğe uğrarsa kurtulmasın ki o, kendisine verildiği zaman razı olur, verilmezse kızar ve gazablanır." (İbni Mace ve Buharî)
Allah'tan başkalarına kul olanları Allah'ın Resulü böyle vasıflandırıyor ve onlara acı ihtarlarda bulunuyor. Tarif edilenler mal ve midelerine kul olmuşlardır. Ayrıca bu tiplere, verildiği zaman iyisindir, vermediğin zaman kötüsündür. Sana kızar ve kinlenirler. Hem de sadece kul oldukları şeyi onlara vermediğiniz için yaparlar bunu. Yüce Allah da şöyle buyuruyor: "Onlardan bir kısım münafıklar ganimetlerin bölünmeleri hususunda sana şikâyette bulunurlar, baskı yaparlar, seni adaletsizlikle ithama kalkışırlar. Çünkü onlar ancak o ganimetlerden istediklerini elde ederlerse razı olurlar, verilmezse de işte böyle kızar kinlenirler." (Tevbe: 58)
Onların kızmaları da, rızaları da Allah'tan başka mabutlar içindir. Nefsinin arkasından koşanlar, hükmetmek için sultaya talip olanlar da aynen beyledirler. Eğer onlar nefsî arzuları tatmin edilirlerse ancak tatmin olurlar, edilmezse kızıp kinlenirler.Bu kimseler hangi nefsî arzularına bağlı iseler, bağlı olduklarına kuldurlar ve köledirler. Bu istekleri uğruna feda etmeyecekleri hiçbir şey yoktur.Gerçek kulluk, kalbin herhangi bir şeye aşırı bağlanmasıdır. Bir insanın kâlbi neye çok meyletmiş, kalbi neyi en çok sevmişse, işte insan o şeylerin kulu olur. Bundan dolayıdır ki, şairin biri "Köle, kanaat ettiği sürece hür, tama ettikçe de köledir." demiştir. Yine şairin biri: "Nefsimin istekleri arkasına koştum, beni köleleştirdi bu koşmalar. Şayet nefsimin arzularına bu kadar bağlı olmasaydım .elbette ki köle olmayıp hür bir insan olacaktım!"
Denilir ki, insanın normal sınırı geçen nefsî arzulan boynunda bir esaret zinciri, ayaklarında prangadır. Zincir boyundan çözülünce, ayaktaki pranga kendiliğinden açılır. Hattab oğlu Hz. Ömer demiştir ki: "Aşırı nefsî arzular umutsuzluk, umutsuzluk ise fakirliktir. Zira sizden biriniz bir şeyden umudunu kestiği zaman, ondan kurtulmuş olur.
Bunu insan bizzat kendi nefsinde bulur. Umudunu kestiği bir şeyi artık istemez olur insan. Artık ona karşı büyük bir tutku ile bağlanmaz ister istemez. Ona karşı ihtiyacı ölür gider. Ama herhangi bir şeye karşı umut besliyorsa insan, onu elde etmek için büyük tamah gösterir, kalbini gitgide artan bir şiddetle ona bağlar. Malda, makamda, çeşitli şekil ve sürelerdeki sevgiler, bağlılıklar, istekler hep böyledir. Elde etme umudu taşıdığı şeyi elde etmek için kendisini öldüresiye hırpalar, elde edinceye kadar rahat huzur görmez.
Allah'ın Resulü buyurmuştur ki: "Rızkı sadece Allah'tan isteyiniz! Yalnız Allah'a kulluk ediniz. Çünkü sonunda götürebileceğiniz huzur O'nun huzurudur. Onun için sadece O'na şükür ediniz."
Kula mutlaka rızk lâzımdır yaşaması için. Yaşamak için ihtiyacı vardır. Şayet rızkını Allah'tan isterse, insan oğlu Allah'a muhtaç, yani kul olur. Şayet mahlûktan isterse rızkını, istediği kimseye muhtaç olarak kul durumuna düşer. Onun için herhangi bir kimseden bir rızık istemek, dünyalıklar talep etmek haram kılınmış, ancak ihtiyaçları, zaruri maddeleri istemek mubah kılınmıştır. Rızkı kuldan istemeyi, dilenmeyi, yasaklayan ve bu konuda bizleri uyaran birçok hadisi şerif söylemiştir Allah'ın Resulü. Meselâ şu hadisi şerifleri: "Başkasından talep etmeye devam eden sizden herhangi biriniz, kıyamette Allah'ın huzuruna, yüzünde bir parçacık olsun et bulamayarak gelir." (Müslim ve Buharî)
Bir başka hadis: "Kendisinde yeteri miktar ihtiyaç maddesi olduğu halde bir kimse insanlardan bir şeyler isterse, kıyamette yüzü kaşıntılı yara ile Allah huzuruna çıkar." (Taberani)
Bir başka Hadisi Şerif: "Şu üç kimseden başkasına dilenmek haramdır: Rezil edici borç sahibi, çok ızdırap verici hastalık sahibi, yahut, halsiz ve mecalsiz bırakan dehşetli yoksulluk hali içinde olan kimse." (Ebu Davut ve Beyhaki) Bir başkası: "Sizden birinizin ipini alıp, odun toplayıp satması veya buna benzer işler yaparak maişetini temin etmesi, halktan bir şeyler istemesinden çok daha hayırlıdır. İstediklerini halk ya verir veya vermez refuze eder zaten." (Buhari) Bir tanesi daha: "Sen istediğin, kalbin tamah etmediği hallerde sana verileni al, şayet böyle değilse alma. Nefsini almaya yöneltme!" (Buhari, Müslim). Demek Allah Resulü, kalbin arzuladığı şeyi dille istemeyi, bedavadan elde etmeyi hoş görmemiştir. Hatta çirkin bulmuştur.
Allah'ın Resulü bir sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Kim tok gözlü olursa, Allah onu bolluk içinde tutar. Tok gözlü olanı Allah, doyurur. Bir kimse iffetini korumak isterse, Allah onun iffetini korumak hususunda destekler ve iffetini korur. Her kim sabır etmeyi isterse, Allah onu sabırlı kılar. Hiç kimseye sabırdan daha büyük bir nimet, ondan daha büyük bir ihsan yoktur." (Buhari ve Müslim)
Allah'ın son Resulü, ashabının ileri gelenlerinden insanlardan bir şeyler istemelerini, menetti ve vasiyet etti. Öyle ki, Hz. Ebu Bekir'in elinden bastonu düşerdi de hiç kimseye şunu bana verir misin?" demezdi. Kendisine niye böyle yaptığı sorulduğu zaman "Sevgili efendim Muhammed Mustafa, bana insanlardan hiçbir şey isteme buyurmuştu." (Buhari ve Müslim)
Malik oğlu Avf bir toplulukla birlikte Allah'ın Resulüne biat ederken, Allah'ın Resulü onlara bir gizli kelime vasiyet etti: "insanlardan hiçbir şey istemeyiniz!" Bu cemaatten bazıları sonradan, ellerinden herhangi bir şeyleri düşecek olsa "o düşeni bana verir misin" dememişlerdi hiçbir kula. (Buhari ve Müslim)
Dinin hükümleri, sadece Allah'tan isteminin emredildiğini yaratıktan istemenin ise yasaklandığını bize göstermektedir. Konuyla ilgili Allah'u Teâla buyuruyor ki: "O halde memur olduğun işi bitirip görevini yerine getirdin, ve yükten kurtuldun mu, yine kalk bir başka iş için kolları sıva çalış ve yorul ve sadece Rabbine yönel ve yalnız O'ndan iste." (İnşirah: 7-8)
Allah Resulü İbni Abbas'a buyurdu: "İstediğin zaman mutlaka Allah'tan iste! İstiane ve yardım istersen sadece Allah'tan dile yardımı." İbni Abbas'ın yukarıda rivayet ettiği hadisi şerifte "Rızkı yalnız Allah'tan isteyiniz" buyrulmaktadır. "Allah'tan rızk isteyin" buyrulmamıştır. "Zira rızkı yalnız Allah'tan isteyiniz" dendiği zaman, böyle bir cümle, "başkasından istemeyiniz" anlamını da içinde taşımaktadır. Bir âyette de böyle denilmektedir: "Yalnız Allah'ın Fazl-ı kereminden isteyiniz" (Nisa: 32) İnsanın muhtaç olduğu rızk ve diğer şeyler mutlaka yerine gelmelidir, devreye girmelidir. İnsana zarar veren şeyler de ondan uzak olmalıdır. Bunlar insan hayatı için kaçınılmaz bir şeydir. Ama bütün ihtiyaçların Allah'tan istenmesi. Bütün zararlılardan, Allah'ın korunması altına girilmesi de şarttır. Kul ihtiyaçlarını ancak Allah'tan isteyecek ve şikâyetini sadece Allah'a yapacaktır. Kur'an-ı Kerimde Yakup (a.s)'la ilgili bir âyette:
"Yakup dedi ki: Ben büyük kederimi ve üzüntümü sadece Allah'a havale ederim, O'na şikâyet ederim." (Yusuf: 86)
Yüce Allah Kur'an-ı Keriminde; Hicr-i Cemil, Safh-u cemil ve Sabr-ı cemil gibi deyimler kullanmıştır. Bu deyimler için denildi ki; Hicr-i cemil eziyetsiz ayrılık; Safh-u cemil sitem edilmeksizin dönüş; Sabr-ı cemil ise, mahlûka şikâyet etmeksizin sabretmektir, işte bu sebepledir ki, hastalığı zamanında Ahmed bin Hanbel'e; "Tavus hastanın inlemesini çirkin bulmakta ve inlemenin şikâyet olduğunu söylemektedir" dediler. Bu sözü duyduktan sonra Ahmed bin Hanbel ölünceye kadar asla inlemedi. Ancak Allah'a şikâyet etmek sabrı cemile aykırı değildir. Nitekim, Hz. Yakub Sabr-ı cemil dediği halde "ben kederimi hüzünümü ancak Allah'a şikâyet ederim" demişti.
Hattaboğlu Ömer sabah namazında; Yusuf, Yunus ve Nahl sûrelerini okuyor, Hz. Yakub'un "Ben kederimi ve hüznümü ancak Allah'a şikâyet ederim" âyetini okuduğu zaman da ağlıyordu.
Hz. Musa'nın duasında da şu cümleler geçmektedir: "Allah'ım! Hamd ancak sanadır; şikâyetler ancak sanadır. Sensin ancak yardım istenecek, istimdad edilecek kudret. Dönüş ancak sanadır. Hayra ve şerre kudret ancak sendedir."
İnsanların kendisine eza ve cefa verdikleri Allah'ın Yüce Resulü de dualarında şöyle niyazlarda bulunmuştur: "İlâhî! Kuvvetimin zaafını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ederim, ancak sana şikâyet ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi; herkesin hor görüp de dalına bindiği biçarelerin, zayıfların Rabbi sensin! İlahî! Huysuz ve zalim bir düşman eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile bırakmayacak kadar beni esirgesin. İlahî! Senin gazabına uğramayayım da, çektiğim mihnetlere ve belâlara aldırmam. Senin af ve koruman bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. İlahî! Gazabına uğramaktan, rızasızlığa duçar olmaktan, senin o karanlıkları pırıl pırıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medarı selahı olan yüzünün nuruna sığınırım. İlahî! Sen razı olana kadar işte affını diliyorum. Her kudret ve kuvvet ancak seninle birlikte vardır ve devam eder."
Bir insan ihtiyaçlarında, rızık isteklerinde ne kadar Allah'a dayanır, O'ndan isterse, o nispette Allah'tan başka mahlûklara kul olmaktan kurtulur. Allah'tan istemek, yalnız O'na yalvarmak, insanı diğer mahluklar karşısında eğilmekten kurtarır. Denilmiştir ki: Benzeri olmak istediğin 'kimseden müstağni ol.Amiri olmak istediğin kimseden daha faziletli ol. Esiri olmak istediğin kimseye muhtaç ol. Bir başka deyişle: Müstağni olduğun kimsenin benzeri, Daha faziletli olduğun kimsenin amiri, Muhtaç olduğun kimsenin esiri olursun.
Yukarıda ki ölçülere uygun olarak; insanın Allah.m rahmetine olan iştiyakı ve umudu onun Allah'a kulluğunu icap ettirir. Ve yine, kalbinin Allah'tan istemekten ve O'ndan umutlanmaktan uzaklaşması, o insanın kalbinin Allah'a kulluktan yön çevirmesi sonucunu doğurur. Hele de bir kimse mahlûktan bekler, halikten ummazsa...
Meselâ bir kimsenin kalbi, bir mahlûk olan herhangi bir insanın kendisine hükmetmesine rıza gösterirse; hükümdarın askerlerinden, yandaşlarından, onların dünya imkânlarından, karılarından, arkadaşlarından çekinir; yahut, şeyhi, hükümdarı, oğlu gibi ölmüş ve ölecek büyüklerine ve efendilerine itimat besler, onlardan bir takım şeyler umarsa, o zaman böyle bir kalbin sahibi Allah'a değil, saydığımız şeylere kulluk yapmış olur. Ayet sadece ölümsüz Allah'a kulluk yapmamızı, yalnız O'na güvenmemizi emrediyor bize.
"Ölümün yaklaşamadığı o şanı Yüce Allah'a güvenip dayan. Yalnız O'na hamd et, sadece O'nu hatırla. O'nun kullarının bütün günahlarından haberdar olduğunu bilmen sana yeter." (Furkan: 58)
Herhangi bir kimse, kendisi gibi bir mahlûk olan diğer insanlardan, kendisine yardım etmesini, rızk vermelerini ve doğru yola götürmelerini bekler ve kalbini onlara bağlarsa; onlara kalbinde büyük bir yer verip, kendisini hakir görürse; isterse böyle sandığı kimseler, işlerini yürüten ve idare eden amirler olsun, onlara kul olmuş olur.
Üstelik de zahiren üstün görünen mahlûklardır bunlar ve hepsi de geçicidirler. Akıllı kişiler görünüşe değil gerçeklere bakarak hareket derler.Meselâ bir erkek gönlünü bir kadına bağlarsa, isterse o kadın helâli olsun ,istese de istemese de kalbi o kadına esir olmuş olur. Bu durumda sevilen bir kadın erkeğe istediği biçimde hükmeder. Fakat dışardan bakıldığı zaman, erkeğin kadına hükmettiği sanılır.Zira görüntüde erkek kadının sahibi ve efendisi görünse de, hakikatte erkek kadının kulu kalesidir. Hele de kadın erkeğinin kendisine âşık olduğunu ve kendisinden vazgeçemeyeceğini biliyorsa, erkeğin kendinden başka hiç bir şeyden tatmin bulmadığının farkına varmışsa, o zaman kadın erkeğe azat kabul etmez bir köle gibi hükmeder, onu istediği biçime sokar.O kadar ki, dünyanın en zalim efendisinin kölesine yaptığı eziyetleri yapar ve hatta daha da ileri gider.Zira kalbin esareti bedenin esaretinden daha korkunçtur. Kalbin köleliği bedenin köleliği ile mukayese bile edilemez. Çünkü, bir insanın bedeni esir ve köle olduğu halde, kalbi hür kalabilir ve daima bir kurtuluş yolu arar. Fakat bedene hükmeden kalp bir esir oldu mu, Allah'tan başkasına bir kere meyletti mi, işte bu durumda insanın gerçek zilletten ve esaretten kurtulması mümkün değildir.Kul ve köleliğin bundan daha aşağı seviyesi yoktur. Bundan daha şedid bir kölelik tasavvur bile edilemez insan için.
BÜTÜN DİNLER İKİ BÜYÜK ESAS GETİRMİŞLERDİR!
- Allah'tan başka hiç kimseye kulluk ve ibadet etmemek.
- Allah'a kulluğu ancak dinin kaynağından öğrenip yapmak, kendi aklımızın, heva-hevesimizin bize telkin ettiği bid'atlere dayalı olarak ibadet yapmamak..
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır meâlen "Bir kimse Rabbinin rızasına kavuşmak arzusu taşıyorsa, salih bir amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadette kimseyi O'na ortak koşmasın." (Kehf: 110) Bu aynı zamanda iki şahadetin gerçekleşmesidir. Allah'tan başka ilâh olmadığı ve Muhammed'in O'nun resulü olduğuna şahadet.
Birinci şahadete, O'ndan başka kimseye itaatle ibadet etmememiz gerektiğini. İkinci şahadette ise, Muhammed adlı Resul aracılığı ile gönderilen şeriata, Kur'ân'a göre bu ibadet ve itaati yapmamız gerektiğini belirtmekteyiz. Resulün getirdiklerini, tebliğ ettiklerini tasdik ve emirlerine uymak bizim için bir farzdır ettiğimiz şu şahadete göre.
Hiç şüphe yok ki Allah'ın Resulü, bize Allah'a nasıl ibadet edeceğimizi bildirmiş, kötülüklerden, bidatlerden menetmiş, onların birer dalalet ve sapıklık olduğunu haber vermiştin Kâinatın yaratıcısı buyuruyor ki mealen:: "Hayır, onların dediği gibi değil. Her kimi itaat ve emelinde muvahhit bîr mümin olarak kendi tamamen Allah'a teslim ederse, onun için Rabbi katında emelinin mükâfatı olarak cennet vardır. Onlar için hiç bir korku da yoktur ve onlar mahzun da olmazlar." (Bakara: 112)
Ve biz, nasıl ki sadece Allah'tan korkmakla, ancak O'na tevekkül etmekle, rağbet etmekle, O'ndan yardım dilemekle ve ibadetlerimizi sadece Allah için yapmakla mükellef isek, aynı şekilde, Resule uymakla, emrine itaat etmekle ve yasakladıklarından kaçmakla da mükelleftir. Helâl sadece O'nun helâl ettiği, haram sadece onun haram saydığı ve meşru din sadece onun meşru saydığı şeydir. Yüce yaratan mealen şöyle buyuruyor:
"Ne olurdu bunlar Allah ve Resulü kendilerine ne verdiyse razı olsaydılar da, şöyle deseydiler: "Bize Allah yeter. Allah bize fazlın an yine verir, Resulü de.. Biz ancak Allah rağbet edicileriz." (Tevbe: 59) Yüce Allah vermeyi, kendine ve Resulüne dit kılmıştır. Bir başka ayette olduğu gibi: "Resulün size verdiğini alın, vermediğinden de geri durun." (Haşr: 7)
Tevekkülü ise sadece kendine ait kılmıştır yüce yaratıcı: "Allah bize yeter dediler " (Tevbe: 59) Dikkat edilirse, Resul bize yeter denmemiştir. Ashabın vasıflarını anlatan âyetlerde de şöyle buyrulmuştur: "Onlar o kimselerdir ki, insanlar onlara "halk size kötülük etmek üzere birleşti, onlardan korkun" dedikleri zaman, onların îmanlarını artırır ve derler ki: "Allah bize yeter. O ne güzel bir vekildir." (Âli İmran: 173) " Ey Nebi! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter.." (Enfal: 64) Bir başka âyette de: "Allah kuluna yeterli değil midir?" (Zumer 36) denmektedir. Allah'ın Resulü ibni Abbas'a şöyle buyurmuştur: "istediğin zaman Allah'tan iste, istiane ettiğin zaman Allah'tan istiane et." (Ahmed ve Tirmizî)
Kur'an birçok âyette bu noktaya temas ve işaret etmektedir. İbadet, haşyet ve takva Allah'a ait kılınmış, muhabbet ve sevgi hususunda ise, Allah ve Resûlüne birlikte zikredilmiştir. Hz. Nuh'un da dediği gibi: "Allah'a ibadet edin! yaInız O'ndan korkun ve bana itaat edin!" (Nuh: 3)
Diğer bir ayette mealen şöyle buyruluyor: "Her kim Allah'a ve Resulüne itaat eder, Allah'tan korkar takva sahibi olursa işte kurtuluşa erenler bunlardır." (Nur: 52)
Eğer özetlersek: Resuller, ibadet, rağbet ve tevekkülün sadece Allah'a ait olduğunu, itaatin da Allah'la birlikte kendilerine yapılmasını gerektiğini vurgulamışlardır. Fakat şeytan Hıristiyan ve diğerlerini aldattı ve Hz. İsa veya rahiplerini onlara rableri olarak tanıttı. Böylece onlar başladılar bu çeşit Rablere itibar etmeye. Böylece Allah'a şirk koştular ve Resulüne asi duruma düştüler. Başladılar onlara rağbet ve tevekkül etmeye, emirlerine karşı ve sünnetlerine muhalif olduğu halde onlardan yalvarıp isteme büyük hatasına düştüler. Fakat bunlara karşılık Allah ihlaslı kullarını, yani müminleri hakkı bilen ve ona uyanların yoluna, doğru yola şevketti. Böylece gazaba uğrayanların ve sapıtanların yolundan gitmediler. Dinlerini sadece Allah için ihlasla benimsediler. Allah'ı sevip, yalnız O'na güvendiler, umutlarını sadece O'na bağladılar. Yalnız O'ndan korktular ve sadece O'ndan istediler. Bir tek O'na rağbet ve iltifat ettiler. İşlerini O'na havale ettiler. O'nu kendilerine vekil edindiler ve Resullerine de itaat ettiler. Resullerini üstün bir yere koyup hürmet ettiler ve onları sevdiler. Onları dost edinip sözlerini dinlediler. Eserlerine sarılıp, önderliklerini kabul ederek doğru yolu buldular. İşte, bu. Yüce Allah'ın evvelki ve sonrakilere gönderdiği Resullerin ve İslâm dininin ta kendisidir. Bu öyle bir dindir ki, Yüce Allah bu dinden başkasına bağlanmayı asla kabul etmiyor Allah'a kulluğun ve ibadetin tek yolu bu dinden geçmektedir, ibadet ve kulluğun gerçeği sadece bu dinde bulunmaktadır.
Yüce Allah'tan, bizi bu dinin üzerinde sebatkâr kılmasını, ve bizi yine bu dinle yüceltmesini niyaz ederiz. Bizi ve diğer Müslüman kardeşlerimizi bu dinin gereklerini yerine getirirken ukbaya göçürmesini .intikal ettirmesini dua ederiz. Hamd yalnız Allah'ındır. Selât ve selâm ise, efendimiz Muhammed Mustafa ve onun yüce arkadaşları üzerine olsun..
Kaynak/Kulluk-Imam Ibn-I Teymiyye / Kitabin Tamami Icin…
Selam ve dua ile
http://www.tevhid.eu/