SEFAAT , ARACILIK, YARDIM                                              TARTISMALI KONULAR

Sefaat ne demektir ?
Sefaat kavrami ile yanlis Peygamber (sav) tasavvuru
Dua ve ibadetlerde evliya, ulema ve turbelerden umulan sefaat
Kur`an`daki sefaat kavrami

 

DUADA EVLİYAYI ARACI KOYMA ve ŞİRK

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

De ki, Rabbim sadece şunları haram etti: “İster açık, ister gizli yapılsın, her türlü fuhuş, günahlar, haksız saldırı,Allah’ın hakkında hiçbir belge indirmediği şeyi ona eş koşmanız, Allah hakkında bilmediğinizi söylemeniz.” (Araf 7/33)

Şeytan tuzağını doğru yolun üstüne kurar. Çünkü o, Allah’a şöyle demişti:

“…. And olsun ki ben onlar için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım.Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.” (Arâf 7/16-17)

Doğru yolun üstündeki en büyük tuzak şirk tuzağıdır. O tuzağa düşenin işi temelden biter. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Şirk, yalnız Allah’a ait bir kısım isim ve sıfatları başka varlıklarda da görmek, onları o konuda Allah ile ortak saymaktır. Bu varlıklar daha çok, din büyükleri olur. Onlar Allah’a yakın bilindiği için o isim ve sıfatları onlara vermek fazla rahatsız edici olmaz. Bu, onları Allah’a karşı arabulucu konumuna sokar. Allah ile olacak işlerde bunların aracılığına ihtiyaç duyulmaya başlanır. Artık onlara, Allah’a boyun eğer gibi boyun eğmek zor olmaz. Böylece o büyüklerin her biri bir tanrı yerine konmuş olur.

Tuzağın önüne hoş şeyler konur. Din büyükleri bu konuda bulunmaz bir malzemedir. Tuzağın iki büyük engeli akıl ve Kur’an’dır. Engelleri aşmak için duygusallık öne alınır. Dinin akıl değil, bir gönül işi olduğu söylenir. Bu, insanları, Kur’an’ı anlayamayacakları yalanına inandırmayı kolaylaştırır. Artık önlerine hangi ayet konsa görmezlik­ten gelirler. Kendi özgüvenleri kaybolur. Üstlerine pislikler yığılmaya başlar (Yunus 10/100). Şeytanlar başlarını sarar, onlarla yakın arka­daş olurlar. Doğru yolla ilişkileri kesilir ama kendilerini o yolun ortasında sanırlar (Zuhruf 43/36 37).

Şeytana izin verildiği için doğru yola giren hiç kimse onun tuzaklarından uzak kalamaz. Bu, akıldan çıkarılmamalı; din diye öne sürülen her şey Kur’an’a göre değerlendirilmelidir.

Allah hakkında bilmediği şeyleri söylemek de çoğu dindarın düştüğü tuzaklardandır. Bu konuda ya hayallere, ya büyüklerin sözlerine yahut kitaplardaki hurafelere dayanılır.

Allah hakkında yanlış bir şey söylememek için Kur’an’a bakmak gerekirken, Kur’an’ı da bu yanlışlara göre anlama gayreti, işi çığırından çıkarır. Sonunda, “takvaya, özde ve sözde doğruluğa götüren yol” gibi yaldızlı sözlerle tanımlanan ama İslam’ın temel inançlarıyla ilgisi kesilmiş olan yeni bir din kurulmuş olur. Bu kitapçığın amacı, iyi müslüman olmak için yola koyulan büyük bir kitlenin kolayca düştüğü bu tuzakları, Kur’an ayetleri ışığında ortaya çıkarmak ve gerekli uyarıyı yapmaktır. Gayret bizden, başarı Allah’tandır.

ÖLÜDEN YARDIM İSTEME

( AHKAF SURESİ 5. AYETE VERİLEN YANLIŞ MEÂL )

İstanbul’da, Oruç Baba adıyla anılan bir türbe vardır. Ramazan’da ilk iftarı orada yapmak iste­yen yüzlerce kişi, büyük bir kalabalık oluşturur, sokaklar kapanır.

9.12.2000 tarihine rastlayan Cumartesi ge­cesi, Kanal 7 Televizyonunda, İskele-Sancak programına bir kısım ilim adamıyla birlikte ben de katıldım. Programda, Oruç Baba hatırlatılarak kabirde yatan bir veliyi, vesile ve aracı olması için yardıma çağırma konusu tartışıldı. Ben orada sadece Ahkaf Suresi’nin 4 ve 5. Ayetlerini oku­dum. Ayetlere verdiğim anlam, hem o tartışmaya katılan bazı ilim adamlarını, hem de halkın bir kesimini rahatsız etti. Hatta Prof. Dr. Hasan Kâ­mil YILMAZ ayetlerin putlarla ilgili olduğunu, an­lamı yanlış verdiğimi söyledi. Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN; “Yorum yapıyorsun, meâlden oku!” diyerek tepki gösterdi. Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ da ayetlere böyle anlam verilirse şim­diye kadar gelmiş bütün tarikat mensuplarını ve İran’daki Şiileri müşrik saymak gerekeceğini, do­layısıyla o anlamı vermenin uygun olmayacağını söyledi. Konuşmamı, Prof. Dr. Süleyman ATEŞ dışında destekleyen olmadı.

 

Ayetlere şu meâli vermiştim. (Bütünlük açı­sından 6. Ayeti de katıyorum.)

“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yer­yüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz.

Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağı­randan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar onların çağrısının farkında değillerdir.

O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf 46/4,5,6)

 

Bundan üç gün sonra, Hayrettin KARAMAN, Yeni Şafak Gazetesi’nde, “Ramazanda Türbe Ziyaretleri” başlığı ile bir yazı yayınladı. Yazıdaki şu cümleler dikkatimi çekmişti:

 

“… Evet halkın, hem bu türbelerde yatan kim­selerin özellikleri, hem onlarla kurdukları ilişki, hem de onlardan veya onlar vasıtasıyla bir şeyler istemeleri konularında önemli yanlışlar oluyor, ancak bunların büyük çoğunluğu şöyle inanarak bunları yapıyor: Allah bu sevgili kullarına bazı yetkiler, imkanlar, özellikler bahşetmiştir, bunlar şefaatçilerimizdir, bizler günahkar olduğumuz için doğrudan Allah’tan istemeye yüzümüz yok, belki bunlar sayesinde Allah dileklerimizi kabul eder…

Oruç Baba’nın kabri gibi kabirleri ziyaret edenlerin çoğu, isteklerinin Allah’a ulaştırılması için onları aracı ve şefaatçi olmaya çağırdıkların­dan bizim verdiğimiz anlama göre yukarıdaki ayetler, bunu yapanların en sapık durumda oldu­ğunu göstermiş olur.

Daha sonra, bir kısım meâllerde ayetlere farklı anlamlar verildiğini gördüm. Hayrettin KARAMAN’ın da aralarında bulunduğu altı kişilik heyet tarafından hazırlanmış Kur’an meâlini ele alarak konuyu değerlendirmek istedim. Böylece hem KARAMAN Hocanın canlı yayında; “Yorum yapıyorsun, meâlden oku!” diyerek bana göster­diği tepkinin sebebi anlaşılmış, hem de programı seyredenlerin zihinlerinde oluşan sorulara cevap verilmiş olur.

O meâlde ayetlere, şu şekilde anlam verilmiştir:

“De ki: Söylesenize, Allah’ı bırakıp taptığı­nız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göster­senize bana. Yoksa onların göklere ortaklık­ları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.

Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapan­dan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.

İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (müş­rikler) onlara (tapındıklarına) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkar ederler. (Ahkaf 46/4,5,6)”

Bu meâl oldukça önemlidir. Çünkü bunu ha­zırlayanlar, saygın ilim adamlarıdır. Türkçe me­âller içinde en yaygın olanıdır. Suudiarabistan bundan, yüz binlerce nüsha basmış ve Türk ha­cılarına, yıllarca hediye etmiştir. Mekke’de Ha­rem-i Şerif’te, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yal­nızca bu meâller bulunmaktadır. Bunu, Tür­kiye’de de Türkiye Diyanet Vakfı basmıştır. Diya­netin kabul ettiği meâl olması açısından halkın güvenini kazanmıştır.

Bu meâlde iki temel fark vardır: Biri, “çağırma” diye Türkçe’ye çevirdiğimiz dua kelimesine “iba­det” anlamı verilmesidir. Büyüklerin kabrini ziya­ret eden hiç kimse, onlara ibadet etmediği için, onları, aracı ve şefaatçi olmaya çağırmak ayetin kapsamı dışına çıkmaktadır.

İkincisi, “kimseler” diye çevirdiğimiz “men” ke­limesine “şeyler” anlamı verilmesidir. Bu da ayeti, putlara has hale getirmekte ve büyüklerin ruhu­nun aracı kılınması ile ilgisini kesmektedir.

Bize göre yukarıdaki meâl, bir çok yönden uy­gun değildir.

1. Dua kelimesine ibadet anlamı veril­mesi

Yukarıdaki ayetlerde, dua kökünden; ted’ûne, yed’û ve dua kelimeleri vardır. O meâlde bunlara “ibadet” anlamı verilmiştir. Dua kelimesi ile ilgili olarak Muhammed Hamdi YAZIR şöyle der:

“Dua esasen davet gibi çağırmak manasına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan taleb ü niyaz manasına örf olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır ki, dua dinledim, dua okudum denilir. Duanın hakikati, kulun rabbı celle celalühudan istimdad ve inayet ü meunet istid’a etmesidir.

Bu ifade, şöyle sadeleştirilebilir.

Dua temelde, davet gibi çağırma anlamına­dır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya iletilen istek ve niyaz anlamına örf olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır. “Dua dinledim”, “Dua okudum” denmesi bundandır. Duanın doğru olanı, kulun, şanı yüce olan Rabb’ından ikram, yardım ve destek istemesidir.”

İbadet ise sözlükte taat anlamına gelir. Taat boyun eğmek demektir, daha çok, emre uymak ve izinden gitmek, anla­mında kullanı­lır. Türkçe’de buna kulluk denir. İslamî terim olarak ibadet, Allah’ın emrini yerine getirmek için sa­mimi niyetle namaz kılma ve oruç tutma gibi ey­lemlere verilen addır.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir: “Dua ibadettir. Dua ibadetin iliği­dir, özü­dür.” Çünkü ibadette asıl hedef, Allah’ı razı etmeye çalışarak onun yardımını ve deste­ğini sağlamaktır. Kişi, Allah’tan istekte bulunduğu zaman ona kul olma gayreti içine girer. Bu se­beple ibadet kabuk, dua öz gibidir. Ama dua ye­rine ibadet kelimesi kullanılınca bu ilişki kaybolur.

İsteklerini bir veli, bir ruhani aracılığı ile Al­lah’a sunan kişi de önce o aracıyı razı etmek ister. Ona, kendince hediyeler, adaklar sunar, manevi huzurunda saygıyla eğilir. Birini bu şe­kilde aracı koymak ona ibadet sayılmıştır. Çünkü bu, kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi yardıma çağırmaktır. Bunun ibadet ol­duğu yukarıdaki ayetlerin sonuncusunda ifade edilmiştir:

“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk (ibadet) ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf 46/6)

Evliyayı aracı olmaya çağıranlar bu çağrının ibadet sayılmayacağını iddia ederler. Demek ki, bu iddiayı öbür dünyada da sürdüreceklerdir.

Allah Teâlâ, peş peşe gelen bu ayetlerde iba­det ve dua kelimelerini ayrı yerlerde kullandığına göre Kur’an’ın Türkçe çevirisini yapanların buna uyması gerekir. Yoksa aşağıda görüleceği gibi bunun çok yanlış sonuçları ortaya çıkar.

2- “Men” kelimesine “mâ” anlamı verilmesi

Arapça’da “men” kimse veya kimseler, “mâ” da şey veya şeyler anlamına gelir. Ahkaf Su­resi’nin 5. Ayetinde üç kere “men” kelimesi geç­mektedir. Bu kelime Arapça’da akıllı varlıklar için kullanılır. Cümle içinde akıllı varlıklarla birlikte başka varlıklar da geçerse, akıllı olmayanlar için de kullanılabilir. Buna şu ayet örnek verilir:

“Allah bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yürür.” (Nur 24/45)

Bu ayette “kimi” diye tercüme edilen “men” kelimesidir. İki ayak üstünde yürüyen insanların, canlılar kapsamında olduğu kesin olduğu için diğer canlılara da “men” denmesi uygun düş­müştür. Ahkaf Suresi’nin 5. Ayetinde böyle bir şey yoktur. Ama o meâlde bunlardan ikisine “kimse” diye “men” anlamı, üçüncüsüne de “şey­ler” diye “mâ” anlamı verilmiştir. Bu, ayetin anla­mının değişmesine yol açmıştır. Çünkü “şeyler” deyince yardıma çağrılanların taş, ağaç ve diğer şeylerden yapılmış putlar olduğu akla gelir. Ama “kimseler” deyince, ruhaniyetinden yardım iste­nen büyükler anlaşılır. Bu hata, aşağıdaki hata­ları doğurmuştur.

3- “Hum” zamirinin ve cem’i müzekker salimin akılsız varlıklar için kullanılmış gösterilmesi

“Bunlar” diye tercüme edilen hum zamiri, Arapça’da akıllı erkek varlıkları gösterir. “Men”e “şeyler” anlamı verilince hum zamirine de ya “men”in lafzını gösteren “huve” ya da manasını gösteren “hiye” anlamı verilmiş olur. Bunun hata olduğu açıktır.

“Habersizdirler” diye tercüme edilen “gâfilûn” kelimesi cem’i müzekker salimdir ve akıllı erkek varlıklar için kullanılır. “Men”e “şeyler” anlamı verilmesi bu anlamı da yok etmiştir. Bu da önemli bir hatadır.

Denebilir ki, “Müşrikler bir ruhâni varlığı tanrı edinirler. O, bir ölünün, ya da başka bir şeyin ruhu olur. Bunlar akıllı varlık gibi görülür. Put da o ru­haniyi temsil etsin diye dikilir. Ayetlerde o kelime­lerin seçilmesi bundandır.” Bu doğrudur. Öyleyse kelimelerin anlamını değiştirmek büsbütün yanlış olur.

4- Ahkaf Suresinin 6. Ayetine dikkat edilmemesi

Surenin 6. Ayeti, “şeyler” diye tercüme edilen “men” kelimesinin “kimseler” diye tercüme edil­mesini zorunlu hale getirmektedir. Ayet şöyledir:

“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”

Putların ahirette, canlı birer varlık haline dö­nüşüp insanlarla bir araya getirilmeyeceği kesin­dir. Taşın, madenin veya odunun vereceği bir hesap olmaz ki, buna ihtiyaç olsun. Ayette sözü edilenler, hesaba çekilen akıllı varlıklardır. Bunlar da ruhlarından medet umulan büyüklerdir.

5- “Dûn” kelimesine “bırakıp” şeklinde anlam verilmesi

Ayet metninde geçen “min dûn’illah = Allah’ın dûnundan” ifadesi “Allah’ı bırakıp da…” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme yanlış olmamakla birlikte Allah’tan başkasını çağıranların Allah’ı devre dışı bıraktıkları hissini vermektedir. Halbuki hiç bir müşrik, Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmez. Onun farkı, Allah ile kendi arasında, yet­kisi Allah tarafından ve­rilmiş bir aracının varlığına inanması, onu Allah’a yakın sayıp yardımını ve şefaatini beklemesidir. Bu konu üzerinde daha sonra durulacaktır.

Dûn kelimesi sözlükte, üstün zıddı, en üst merte­beden beri, ondan aşağıca anlamlarına gelir. Kelimeye “başka” anlamı da verilir. “Akreb yani en yakın” anlamına da olur; ona çok yakın anlamına “Haza dûnehu” denir. Dûne, önce ma­nasına da gelir.” Türkçe’de buna, çoğu defa yakın, bazen beri, bazen önce bazen de başka kelimesi karşılık olabilir.

Devlet başkanına ulaşmak isteyenler, nasıl onun bir yakınını aracı koyarlarsa Allah’a ulaş­mak isteyen kimi insanlar da kendilerince ona yakın gördükleri birini aracı koyarlar. Bu sebeple “min dûn’illah”ı, “Allah’ın yakınından” diye ter­cüme etmek, çoğu zaman daha uygun düşer.

Daha sonra okuyacağımız ayetlerde açıkça görüleceği gibi müşrikler de bütün gücün Allah’ın elinde olduğunu bilirler. Bunu bilen bir kişi, Al­lah’a yakın gördüğünü en fazla aracılık konu­munda düşünebilir. Allah’tan istemesi gerekeni o aracıdan değil, ama onun aracılığı ile isteyebilir. Bu sebeple Hayrettin KARAMAN Hocanın türbe ziyaretleri ile ilgili yazısında, ölmüş büyükleri aracı koyanlarla ilgili şu sözüne katılmak müm­kün olmamaktadır:

“… yeter ki müminler, Allah’tan istemeleri gerekeni kuldan istemesinler, Allah’a yapmaları gerekeni kula yapmasınlar!”

Bu gibi sözler sebebiyle, bir ölüye, dirilerde bile olamayacak hayali yetkiler verip, Allah’a onun aracılığı ile ulaşmak, İslam aleminin en te­mel hastalıklarından olmuştur. Allah Teâlâ şöyle bu­yuruyor:

“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryü­zünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onla­rın göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Doğru sözlü kimseler iseniz. (Ahkaf 46/4)

Ayette geçen “Allah’ın dûnundan” ifadesi “Al­lah’ı bırakıp da…” şeklinde tercüme edilince, Al­lah’ın devre dışı kaldığı hissi ortaya çıkar ve yu­karıdaki anlamları koyacak yer kalmaz.Bu tenkitler, yukarıdaki üç ayet esas alınarak yapılmıştır. Aynı hatalar, içinde dua kökünden kelimeler bulunan bir çok ayetin Türkçe’ye çevril­mesinde de görülmektedir. Daha garibi, birkaçı dışında bütün Türkçe meallerde aynı tür hataların tekrarlanmış olmasıdır.

EVLİYAYI ARACI KOYMA ve ŞİRK

Şirk, Allah’a ait bazı özellikleri, bir kısım varlıklarda da görerek, onları bu özelliklerde Allah ile ortak saymaktır. Bunu kabul eden insan, Allah ile birlikte onlara da köle olur. Kur’an’ın hemen her sayfasında bu konu ile ilgili hükümler yer alır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah, bir şeyin kendine ortak sayılmasını bağışla­maz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Demek ki, inancına şirk­ bulaşmamış günah­kar bir insan tevbe etmeden ölse, Allah onun günahlarını bağışlayabilir.

Allah, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şu emri vermiştir:

“De ki: “Ey cahiller! Şimdi benim, Allah’tan baş­kasına kul olmamı mı istiyorsunuz?”

(Ya Muhammed,) Sana da, senden ön­ceki elçilere de şu kesin olarak bildirilmiştir:

“Hele bir şirke düş; yaptığın yanar gider ve sen kaybedenlerden olursun.”

“Hayır; yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer 39/64-66)

Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in bile açıkça ve çok sert ifadelerle uyarıldığı bu konuya gereken önem verilmelidir. Aksi taktirde yapılan iyi işlerin ve ibadetlerin sevabı yok olur gider.

Müslümanları en çok aldatan şey, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edenlerin müşrik olama­yacağıdır. Halbuki ortaklık için en az iki tanrı ge­rekir, bunun birincisi daima Allah’tır. Diğeri veya diğerleri ise Allah’tan daha güçsüz sayılan, insan ile Allah arasında aracılık yaptığına inanılan tanrı veya tanrılardır. Bu sebeple iki Allah iddiasında olan çıkmamıştır. Müşriklere göre de Allah vardır, birdir ve bütün güç onun elindedir. Diğerleri gücü ondan almışlardır.

1. Müşrik Allah’ı kabul eder

Müşrik, Allah’ın hem varlığını hem birliğini ka­bul eder. Allah’a ait bazı özellikleri, bir başka var­lıkta da görmesi, onu Allah’a yakın saymasından kaynaklanır. Ona boyun eğer ki, kendini Allah’a daha çok yaklaştırsın. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun yakı­nından veliler edinenler şöyle derler. “Biz onlara, başka değil sa­dece bizi Allah’a daha çok yaklaş­tırsınlar diye kulluk ederiz.” (Zümer 39/3)

 

a. Müşrik gökleri ve yeri Allah’ın ya­rattığına inanır

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Onlara bir sorsan ki: “O gökleri ve bu yeri ya­ratan, Güneş’e ve Ay’a boyun eğdiren kimdir?” Kesinlikle “Allah’tır” diyeceklerdir. Öyleyse nasıl çevriliyorlar? (Ankebut 29/61)

 

b. Müşrik yağmuru yağdıranın ve bitkiyi bitirenin Allah olduğuna inanır

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Onlara bir sorsan ki; “Gökten su indirip onunla yeri, ölümünden sonra dirilten kimdir?” Şüphesiz “Allah’tır” diyeceklerdir. (Ankebut 29/63)

 

c. Müşrik bütün yetkinin Allah’ta ol­duğunu kabul eder

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Desen ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi çekip çeviren kim?’ Onlar: “Allah’tır” di­yeceklerdir. De ki; öyleyse hiç sa­kınmaz mısınız?’

İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevrili­yor­sunuz?” (Yunus 10/31-32)

 

2. Müşrik Allah’a ibadet eder

Hz. İbrahim’den beri, Mekke’de kesintisiz ola­rak hac ve umre ibadetleri yapılmıştır. Müşrikler de hicretin 9. Senesine kadar hac ve umre yap­mışlardır. Hz. Ali’nin Mina’da okuduğu şu ayetle onların bu ibadetleri yapmaları yasaklamıştır:

Ey inananlar! Müşrikler sadece bir pisiliktir. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaş­masınlar. (Tevbe 28)

Onlar, Mekkelilerin Arafat’a çıkmaması gibi ibadette bazı eksiltmeler yapmışlardı. Allah Teâlâ müslümanlara yeni bir şey emretmemiş, sadece o eksikleri tamamlamalarını istemiştir:

Haccı ve umreyi Allah için,eksiksiz yerine getirin….” (Bakara 2/196)

Hac mevsimi, kameri aylardan Şevvalda başlar, Zilhiccede biter. Müşrikler zamanında da bunun böyle olduğunu şu ayetten öğreniyoruz:

Hac bilinen aylarda olur. Her kim o aylarda hac ibadetine başlarsa artık hac sırasında onun için eşine yaklaşmak, yoldan çıkmak ve dövüşme diye bir şey olamaz… (Bakara 2/197)

Müşrikler hacılara su vermek ve Mescid-i ha­ram’ı ibadete açık tutmakla övünürlerdi. Allah Teâlâ onların bu övünmeyi hak etmediklerini şu ayetlerde bildirmiştir:

Müşrikler, Allah’a karşı tanımazlık ettiklerini bile bile Allah’ın mescitlerini şenlendirme hakkına sahip değillerdir. İşte onların yaptıkları boşa git­miştir. Onlar hep o ateş içinde kalacaklardır.

Allah’ın mescitlerini şenlendirecek olan, yalnız Allah’a ve son güne inanan, namaz kılan, zekat veren ve Allah’tan başkasından korkmayandır. Umulur ki onlar yola gelmişlerden olurlar.

Siz hacılara su verme ve Mescid-i Haram’ı şenlendirme işini, o son güne inanan ve Allah uğrunda savaşan kimsenin işi ile bir mi tuttunuz? Onlar Allah yanında bir olmazlar. Allah o zalimler takımını yola getirmez. (Tevbe 9/17,18,19)

 

3. Müşrik aracı ve şefaatçi tanrılara inanır

Gökleri ve yeri yaratan, Güneş’e ve Ay’a bo­yun eğdiren, yağmuru yağdırıp bitkiyi bitiren ve bütün yetkilere sahip olan Allah, göklerin ve yerin tek kralıdır. O, bizden uzak değildir; bize şah da­marımızdan daha yakındır. Ama müşrik onu, yer yüzü krallarına benzeterek kendinden uzak sa­yar. Çünkü krallar, halkı kendilerine yaklaştır­mazlar. Krala ulaşmak isteyenler, ona yakınlığı olan birini bulmak zorunda kalırlar. Müşrikler de Allah’a yakın olduğuna inandıkları biri ile ilişki içinde olmak isterler. Hıristiyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu, Mekkeli müşriklerin putlarını Al­lah’ın kızları, büyüklerinin ruhlarından yardım umanların da onları, Allah’ın özel dostları say­maları bundandır

Müşrik aracıyı, manevi gücü olan bir varlık sayar, ona yakınlık için kurbanlar sunar, hatırası karşısında saygı ile eğilir. Onunla ilişkilerini canlı tutar ki, o da onun, Allah ile ilişkilerini canlı tut­sun.

Şu kesindir ki, hiç bir insan ağacı, taşı veya madeni aracı koymaz. Müşrik, putu değil, onun temsil ettiğine inandığı bir ruhanîyi aracı koyar. Rabıta için şeyhinin resmine bakan mürit, resme değil, şeyhin ruhâniyetine rabıta yapar. Eğer heykeli yasak saymasa, resim yerine şeyhinin heykelini tercih eder, saygıyla onun karşısına geçip rabıta yapardı.

Allah ile ilişkilerini bir aracı ile yürüttüğüne inanan kişi o aracıyı, Allah’ı sever gibi sever; onu razı etmeyi, Allah’ı razı etmekten önemli görür; Allah’ı razı etme işini, daha çok ona bırakır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

İnsanlar arasında Allah’ın yakınından endâd edinenler vardır. Onları, Allah’ı sever gibi sever­ler. (Bakara 2/165)

Endâd, nidd’in çoğuludur. Nidd, Allah’a ben­zer bazı niteliklere sahip görülen ve aykırı şeyleri savunabileceğine inanılan varlıktır. Aşağıda açıklanacağı gibi bu aracılara, Allah’a benzer özellikler yakıştırılır. Allah’ın onları kırmayaca­ğına, gerekirse Allah’a, onun istemediği bir şeyi kabul ettirecek güçte olduklarına inanılır.

Müşrik, aracının o yetkiyi, Allah’tan aldığına inanır. Mekkeli müşrikler Kabe’yi tavaf ederken şöyle der­lerdi:

“Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerikin huve lek temlikuhu ve mâ me­lek”

“Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetki­le­rinin de sahibi sensin.”

Bunu bize nakleden ibn Abbas diyor ki; onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek.” “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” Dediklerinde, Hz. Muham­medi sallallahu aleyhi ve sellem, “Yazık size! Burada kesin, burada ke­sin!” derdi.

 

Mekkeli müşrikler

Mekkeli müşriklerin, Kabe’yi tavaf ederken söyledikleri şu söz de onların kaçamak tavırlarını ele veriyor. “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bü­tün yetki­le­rinin de sahibi sensin. “

O ortağın ve bütün yetkilerinin sahibi Allah’tır deyince, kendilerini Allah’ın birliğine dokunmamış gibi kabul ediyorlar. Kutup, gavs, evtad vs. söz kalıpları içinde, evliya dedikleri kişilere olağa­nüstü yetkiler yakıştıran kimi tarikatlar da onlara bu yetkiyi Allah’ın verdiğini iddia edince işin için­den sıyrılacaklarını sanıyorlar.

Müşriklerin kendilerini hak yolda gördükleri ile ilgili şu ayetler üzerinde de düşünmek gerekir.

“Allah insanların bir takımını yola getirdi, bir takımı da sapkınlığa düşmeyi hak etti. Çünkü bunlar Allah’tan önce o şeytanları kendilerine evliya edindiler. Üstelik bir de kendilerini doğru yolu tutmuş sanırlar. (Araf 7/30)

“Kim Rahman’ın Zikri’ni (Kur’anı) görmezlik­ten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O onun arka­daşı olur.

Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesap ederler.” (Zuhruf 43/36 37)

“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.” (Ahkaf 46/6)

“O saat geldiği gün suçlular ümitsizliğe gö­müleceklerdir.

Ortakları arasında kendilerine arka çıkan ol­mayacak, onlar da ortaklarını kabul etmez olacaklardır.” (Rum 30/12-13)

4. Tanrı edinilen aracılar müşrikleri ka­bul etmez

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Onların hepsini toplayacağımız gün, o müş­riklere şunu diyeceğiz: “Haydi yerlerinize! Hem siz hem de ortak saydıklarınız.” Artık onların aralarını ayırmışızdır. O ortak saydıkları şöyle diyeceklerdir: “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki!

Bizimle sizin aranızda tanık olarak Allah ye­ter. Doğrusu sizin bize taptığınızın farkında bile değildik.” (Yunus 10/27-28)

Kendilerine dayanak olsun diye, Allah’ın yakınından tanrılar edindiler. Tam tersi; onlar bunların ibadetlerini tanıma­yacak ve bunlara düşman olacaklardır. (Meryem 19/81-82)

5. Şirki akıl reddeder

Her insan, gördüğü ve duyduğu şeylere baka­rak Allah’ın varlığına ve birliğine inanır. Sanki gözüyle görmüş ve ona eliyle dokunmuş gibi buna tanıklık eder. Yoksa hiç kimse “Eşhedu en lâ ilâhe illallah” yaniBen tanıklık ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur.” diyemez. Bu sebeple Kur’an’da adı geçen peygamberler, Allah’ın varlığını ispatla meşgul olmamışlardır. Eğer öyle olsaydı, “Ben tanıklık ederim ki,… “ yerine “ Şu Peygamberin bildirdiğine göre Allah’tan başka ilah yoktur.” demek gerekirdi.

Kiliseye göre de insan aklı, kendi gücü ve doğal ışığı ile, dünyayı koruyan ve idare eden bir Tanrı’nın kesin ve gerçek bilgisine ulaşır. Ama İsa’nın ve Kutsal Ruh’un tanrılığını kendiliğinden kavrayamaz, bunun için desteğe ihtiyaç vardır. Onlar, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğuna inana­bilme konusunda şunları söylerler:

“İnsanın bu imanı gösterebilmesi için Tanrı’nın yardımına ve ince lutfuna olduğu kadar, Kutsal Ruh’un içsel yardımına da ihtiyaç vardır.”

Allah, emirlerini elçileri aracılığı ile gönderir. Her elçiye, elçiliğini ispatlayacak bir belge verir. Belgeyi insanların taklit etme imkanı olmadığı için ona mucize denir. Mucizeyi gören her insan, o şahsın Allah’ın elçisi olduğunda şüphe etmez. “Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh.” Yani “Ben tanıklık ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.” dememiz bundandır. Sanki Allah onu elçi olarak görevlen­dirirken onun yanındaymışız gibi tanıklık ederiz. Çünkü onun elçilik belgesi olan Kur’an üzerinde düşünen her insan, kolayca bu kanaate varır. Zira o, bir insan eseri olamaz. O ancak Allah’ın Kitabı olabilir. Onu bize getiren de Allah’ın elçi­sinden başkası olamaz.

Kimi insanların, mucizeyi gördükleri halde el­çiye inanmamaları, ya dışlanma, ya da elindeki imkanları kaybetme korkusundan kaynaklanır. Nitekim Firavun, Hz. Musa’nın Allah’ın elçisi olduğundan kuşku duymadığı halde onu Allah’ın elçisi olarak kabul etmemişti. Konuyla ilgili ayet şöyledir:

“Belgelerimiz bütün açıklığı ile onlara gelince: “Bunlar apaçık büyüdür” dediler.

Bunlara içten kanasıya inanmış iken zalim­likten ve büyüklük taslamadan dolayı, onlara karşı inkarcılık yaptılar”. (Neml 27/13-14)

Allah’ın elçilerinin getirdiği vahye tam olarak güvenilir. Ama şirki ne akıl kabul eder, ne de va­hiy. Müşriklerin tek dayanağı, büyüklerinden duy­dukları şeyler, yani gelenektir. Bu sebeple Kur’an insanları öncelikle akıllarını kullanmaya çağırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah o pisliği aklını kullanamayanların üs­tüne bırakır.” (Yunus 10/100)

Kur’an bir de atalardan gelenleri akıl süzge­cinden geçirmeye çağırır. Allah Teâlâ şöyle buyu­rur:

Onlara, “Allah ne indirmişse ona ve o Elçi’ye gelin.” denince şöyle derler: “Atalarımızda ne bulmuşsak o bize yeter”. Ya ataları bir şey bil­mez, doğru yolu da tutmaz kimseler idiyse ne olacak? (Maide 5/104)

 

6. Müşriklik boş bir kuruntudur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’ın yakınından ortaklar çağıranlar aslında o ortaklara uymazlar; onlar sadece kendi kuruntularına uyarlar. Onlar sadece kendi ölçüleriyle ölçer, yalan söylerler.” (Yunus 10/65)

“Şunu bilin ki, göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın yakınından bir takım ortak­lar çağıranlar neyin peşindedirler? Bunların peşine takıldığı belli bir ku­runtudan başka bir şey değildir. Onlarınki sadece saçmalamadır.” (Yunus 10/66)

 

7. Şirkle ilgili ayetler

Kendilerine yukarıdaki ayetler okunan kişilerin çoğu şu itirazı yapmaktadır: “Hep müşriklerle ilgili âyetleri örnek veriyorsunuz. Bu yaptığınız doğru mudur? Sizin muhataplarınız müşrikler değil ki, hepsi de Müslüman.”

Kur’an’ın büyük bir bölümü şirkle ilgili âyetlerle doludur. Bu konuda sadece Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme müşriklerden olma­mayı tenbihleyen şu âyet üzerinde düşünmek yeter.

“Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan çevirmesinler. Rabbine çağır, sakın ha! müşriklerden olma. Allah’la beraber başka bir tanrı çağırma. Ondan başka tanrı yoktur. Her şey yok olacak yalnız onun zatı kalacaktır. Hüküm onundur ve ona döndürüleceksiniz. (Kasas 28/87-88)

Bu uyarı, bizzat Hz. Muhammed’e yapıl­dığına göre yukarıdaki itiraz yersizdir. Her Müslümanın bu konuda birbirini daima uyarması gerekir.

Müslümanlar bugün layık oldukları konumda değillerse bunun ciddi sebepleri vardır. Çünkü Allah Teâlâ hiçbir topluluğu boşuna helak etmez. Şu âyetler her şeyi ortaya koyuyor :

“Sizden önceki devirlerde yaşayanlardan birikimi olanlar, ortalıktaki kokuşmuşluğa karşı çıkmalı değiller miydi? Kendilerini kurtardığımız pek azı bunu yapmıştır. O zalimler, kendilerine verilen refahın peşine takıldılar da suçlu kimseler oldular.

Yoksa senin Rabbin, halkı iyi duruma gelmişken, o ülkeleri şirk yüzünden helak edecek değildi ya?” (Hud 11/116-117)

Yukarıdakilerle birlikte şu ayetler üzerinde de düşünülürse sağlam bir sonuca ulaşılır:

“De ki, Allah’ın yakınında olduğunu bildiklerinize yalvarın ba­ka­lım. Onların göklerde de yerde de zerre ağırlığında bir şeye hükümleri geçmez. Onların bu iki şeyde bir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlar arasından bir yardımcısı da bulunmaz. Allah’ın katında, kendisinin uygun gördüğünden başkasının şefaati yarar sağlamaz.“ (Sebe’ 34/22,23)

“Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’an ile uyar; onların Allah’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Belki (bu sayede) kendilerini korurlar.” (En’am 6/51)

Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan kaçın ki Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmasınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah birtakım günahlarına karşılık başlarına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insanlardan çoğu gerçekten yoldan çıkmıştır.

Yoksa cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? iyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah’ın hük­münden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

inananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; onlardan çoğu yoldan çıkmıştır. (Hadîd 57/16)

 

 TARTISMALI KONULAR